Antibiyotik Direnciyle Savaşta Yeni Cephe: Çevremiz

Bir zamanlar modern tıbbın mucizesi olarak kabul edilen antibiyotikler, bugün insanlığın geleceği açısından en önemli sağlık sorunlarından birinin merkezinde bulunuyor. 

Penisilinin keşfiyle başlayan antibiyotik çağı, milyonlarca insanın hayatını kurtardı. Zatürre, idrar yolu enfeksiyonları, sepsis ve daha birçok bakteriyel hastalık tedavi edilebilir hale geldi. Cerrahi operasyonlardan organ nakillerine, yoğun bakım uygulamalarından kanser tedavilerine kadar modern tıbbın pek çok alanı etkili antibiyotiklere dayanıyor. 

Ancak bakteriler de mücadele ediyor. 

Antibiyotiklerin gereksiz ve yanlış kullanılması, bakteriler üzerinde bir seçilim baskısı oluşturuyor. Hassas bakteriler ortadan kalkarken dirençli bakteriler hayatta kalıyor, çoğalıyor ve direnç özelliklerini başka bakterilere aktarabiliyor. 

Böylece bugün kolaylıkla tedavi edilebilen bir enfeksiyon, yarının ciddi sağlık problemine dönüşebiliyor. 

Bu durumun bilimsel adı antimikrobiyal direnç. 

Ve artık bu sorun yalnızca hastanelerin veya hekimlerin sorunu olmaktan çıktı. 

Dünya yeni bir antibiyotik direnci dönemine giriyor 

Dünya Sağlık Örgütü, 2026 yılında antimikrobiyal dirençle mücadele için 2026–2036 Küresel Eylem Planı’nı kabul etti. 

Bu gelişme, konunun artık küresel sağlık gündeminin en üst sıralarında olduğunu gösteriyor. 

WHO’nun yaklaşımındaki en önemli değişikliklerden biri ise “Tek Sağlık – One Health” anlayışının daha güçlü biçimde öne çıkarılması. 

Çünkü insan sağlığı; hayvan sağlığından, tarımdan, sudan, gıdadan ve çevreden bağımsız değil. 

Bakteriler sınır tanımıyor. 

Bir hastanede ortaya çıkan dirençli bir bakteri çevreye, atık sulara veya başka ekosistemlere ulaşabiliyor. Aynı şekilde çevrede bulunan direnç genleri de insan ve hayvan sağlığını etkileyebiliyor. 

Dolayısıyla antibiyotik direncini yalnızca reçete üzerinden değerlendirmek artık mümkün değil. 

Antibiyotik direnci aynı zamanda bir çevre problemidir. 

WHO’nun 2026–2036 Küresel Eylem Planı da tam olarak bu bütüncül yaklaşımı güçlendirmeyi amaçlıyor. 

Peki mikroplastiklerin bununla ne ilgisi var? 

İşte son yıllarda bilim dünyasında giderek daha fazla dikkat çeken soru bu. 

Mikroplastikler, boyutu 5 milimetreden küçük plastik parçacıklarıdır. Bugün denizlerde, nehirlerde, toprakta, içme suyu kaynaklarında ve hatta atmosferde karşımıza çıkabiliyorlar. 

Fakat mikroplastiklerin çevresel etkisi yalnızca plastik kirliliği ile sınırlı olmayabilir. 

Mikroplastiklerin yüzeyleri, bakterilerin tutunabileceği ve biyofilm oluşturabileceği özel mikro-ortamlar meydana getirebiliyor. Bu yapılara bilim dünyasında “plastisphere” adı veriliyor. 

İşte asıl dikkat çekici nokta burada başlıyor. 

Son dönemde yapılan araştırmalar, bu mikroplastik yüzeylerinde antibiyotik direnç genleri taşıyan bakterilerin ve hareketli genetik elementlerin birikebildiğini gösteriyor. 

Ağustos 2026’da yayımlanan güncel bir araştırmada, doğal olarak yaşlanmış düşük yoğunluklu polietilen (LDPE) mikroplastiklerin üzerinde oluşan mikrobiyal topluluklarda fırsatçı patojenler ile klinik açıdan önemli antibiyotik direnç genleri ve hareketli genetik elementler birlikte tespit edildi. 

Araştırmacılar, yaşlanmış mikroplastiklerin nehir ortamlarında antimikrobiyal direncin yayılması açısından rezervuar ve taşıyıcı rol oynayabileceğine dikkat çekiyor. 

Bu sonuç son derece düşündürücü. 

Çünkü mikroplastik artık yalnızca “çevrede bulunan küçük plastik parçacıkları” olarak görülmemeli. 

Belki de bazı koşullarda mikroplastikler, bakterilerin bir araya geldiği, direnç genlerinin taşındığı ve çevrede daha uzun süre kalabildiği mikroskobik platformlara dönüşebiliyor. 

Görünmeyen iki tehlike aynı yerde buluşuyor 

Bir tarafta mikroplastikler… 

Diğer tarafta antibiyotikler ve antibiyotik direnç genleri… 

Ve bunların buluştuğu yer çoğu zaman su ve atık su sistemleri. 

Bu nedenle gelecekte su güvenliğini değerlendirirken yalnızca “suda mikroplastik var mı?” veya “suda antibiyotik kalıntısı var mı?” sorularını sormak yeterli olmayabilir. 

Asıl sorumuz şu olmalı: 

Bu maddeler aynı ortamda nasıl etkileşiyor? 

Çünkü çevre, laboratuvarımızın dışında gerçekleşen devasa bir biyolojik deney alanıdır. 

Antibiyotik kalıntıları bakteriler üzerinde seçilim baskısı oluşturabilir. Mikroplastikler bakterilerin tutunabileceği yüzeyler sağlayabilir. Biyofilmler bakterileri bir araya getirebilir. Direnç genleri ise farklı bakteriler arasında taşınabilir. 

Bu süreçlerin tamamını henüz bütün ayrıntılarıyla bilmiyoruz. 

Ancak bilimsel bulgular bize önemli bir uyarı veriyor: 

Mikroplastik kirliliği ile antibiyotik direncini birbirinden tamamen bağımsız iki sorun olarak değerlendirmek artık yeterli olmayabilir. 

Çözüm yalnızca yeni antibiyotik bulmak değil 

Elbette yeni antibiyotiklere ihtiyacımız var. 

Bilim insanları yeni etki mekanizmalarına sahip moleküller geliştirmek, dirençli bakterilerin zayıf noktalarını bulmak ve mevcut antibiyotikleri daha etkili kullanmak için yoğun biçimde çalışıyor. 

Fakat yalnızca yeni antibiyotik üretmek sorunu çözmeyecektir. 

Çünkü bakteriler yeni antibiyotiklere de zaman içinde direnç geliştirebilir. 

Bu nedenle bir taraftan yeni ilaçlar geliştirirken diğer taraftan elimizdeki antibiyotikleri korumamız gerekiyor. 

Gereksiz antibiyotik kullanımını azaltmalıyız. 

Viral enfeksiyonlarda antibiyotik kullanılmaması gerektiğini toplumun her kesimine anlatmalıyız. 

Hastanelerde enfeksiyon kontrolünü güçlendirmeliyiz. 

Hayvancılık ve tarımda antibiyotik kullanımını bilimsel esaslara göre yönetmeliyiz. 

Atık suları daha etkin biçimde izlemeliyiz. 

Ve artık çevresel araştırmalarda mikroplastikler ile antibiyotik direnci arasındaki ilişkiyi de dikkate almalıyız. 

Antibiyotikler gelecek nesillerin mirasıdır 

Belki de konuya bakış açımızı değiştirmemiz gerekiyor. 

Antibiyotik yalnızca bugün kullandığımız bir ilaç değildir. 

Antibiyotikler, gelecek nesillerin de kullanması gereken ortak bir sağlık mirasıdır. 

Bugün gereksiz kullandığımız bir antibiyotik, dirençli bakterilerin seçilmesine katkıda bulunabilir. 

Çevreye bıraktığımız antibiyotik kalıntıları ve direnç genleri ise bizim yaşadığımız çevreyle sınırlı kalmayabilir. 

Mikroplastikler de bu karmaşık çevresel döngünün yeni ve henüz tam olarak anlaşılmamış bir parçası olarak karşımıza çıkıyor. 

Bu nedenle antibiyotik direnci artık yalnızca farmakolojinin veya enfeksiyon hastalıklarının konusu değildir. 

Bu konu aynı zamanda kimyanın, biyolojinin, çevre bilimlerinin, su yönetiminin, veterinerliğin, tarımın ve halk sağlığının ortak sorunudur. 

Gelecekte başarılı olmak istiyorsak yalnızca bakteriye karşı değil, direncin ortaya çıkmasını ve yayılmasını kolaylaştıran bütün çevresel koşullara karşı mücadele etmeliyiz. 

Çünkü bakteriler değişiyor. 

Bilim de geçirmek zorunda. 

Ve belki de antibiyotik çağını sona erdirmemenin yolu, daha fazla antibiyotik kullanmak değil; elimizi daha az antibiyotiğe götürmek, elimizdeki antibiyotikleri korumak ve çevremizdeki görünmeyen direnç mekanizmalarını zamanında fark etmektir. 

Kaynaklar 

1. World Health Organization (WHO). The World Health Assembly adopts updated Global Action Plan on Antimicrobial Resistance (2026–2036). 25 May 2026. 

2. Antimicrobial resistomes in plastisphere-associated microbes over aged low-density polyethylene microplastics in the Haora River of Tripura, India. Water Environment Research, 2026. 

Devamını Oku...
İBN-İ SÎNÂ’DAN BUGÜNÜN BİLİMİNE: DEĞİŞEN ARAÇLAR, DEĞİŞMEYEN AMAÇ

Bazı insanlar çağları aşar. Onları yalnızca kendi dönemlerinin insanı olarak değerlendiremeyiz; çünkü bıraktıkları eser hâlâ elimizde, bıraktıkları soru hâlâ zihnimizdedir. İbn-i Sînâ işte böyle bir isimdir. 17–23 Ağustos İbn-i Sînâ Haftası vesilesiyle onu yeniden hatırlamak, hem akademisyenlerimiz hem de tıp öğrencilerimiz için önemli bir fırsat.

Aslında herkesin hatırlaması gerekiyor.

Yaklaşık bin yıl önce yaşamış bir şahsiyetten söz ediyoruz. Ama onu gerçekten tanımak için tarihini ezberlemek yetmez; onu merak etmek, sorgulamak, yöntemini anlamaya çalışmak gerekir.

Bir gencin merakından doğan bilim

Hayat hikâyesine baktığımızda, henüz 16 yaşlarında tıp ve fizyolojiyle ilgilenmeye başladığını, kısa sürede önemli bir bilgi birikimine ulaştığını ve deneyler yaptığını görüyoruz. Onu yalnızca “çok şey bilen bir hekim” olarak tanımlamak eksik kalır; çünkü asıl önemli olan bilgiye nasıl ulaştığıdır.

Bilgi, deneyle anlam kazanır. O tarihte gözlem yapan, deneyler gerçekleştiren ve elde ettiği sonuçları hastaların tedavisinde kullanmaya çalışan genç bir bilim insanı düşünün. Gözlem yapıyor, deneylerden yararlanıyor, elde ettiği sonuçları değerlendiriyor ve buradan genel sonuçlara ulaşmaya çalışıyordu.

Bugünkü bilimsel düşüncenin temelinde de gözlem, sorgulama ve kanıt arayışı yok mu?

Tıp öğrencilerime burada durup düşünmelerini isterim: Diploma bir bitiş çizgisi değil, bir başlangıç noktasıdır. Dün tedavi edilemeyen hastalıklar bugün tedavi edilebiliyor; dün bilinmeyen mekanizmalar bugün moleküler düzeyde açıklanabiliyor.

İyi bir hekim “Ben biliyorum” diyen değil, “Daha ne öğrenebilirim?” diye soran hekimdir.

Disiplinler arasındaki buluşma noktası

İbn-i Sînâ’nın hayatında yalnızca tıpla uğraşan bir hekim görmeyiz. Felsefe, mantık, matematik, fizik, astronomi — hepsiyle ilgilenmiş. Bugünün multidisipliner bilim anlayışını düşündüğümüzde, İbn-i Sînâ’nın bu çok yönlü yaklaşımı dikkat çekici bir örnek olarak karşımıza çıkıyor.

Bir ilacın geliştirilmesi bugün de tek bir bilim dalının işi değil. Kimya, biyoloji, toksikoloji, moleküler biyoloji, biyoinformatik, istatistik, yapay zekâ ve hesaplamalı bilimler gibi daha bir çok bilim ile çoğu zaman aynı araştırma sorusunun etrafında buluşuyor.

Büyük bilim, çoğu zaman dalların birbirinden ayrıldığı yerde değil, birbiriyle buluştuğu noktada ortaya çıkar.

Kaynaklara göre, Buhara’daki saray hekimliği döneminde hastalanan hükümdarı tedavi etmiş ve bu başarının ardından saray kütüphanesindeki tıp eserlerine erişim imkânı bulmuş. Burada dikkat çekici olan bir hükümdarın iyileşmesi değil; İbn-i Sînâ’nın bu fırsatı daha fazla öğrenmek için kullanmasıdır.

Tıp neden yapılır?

İbn-i Sînâ’nın hastalarını kazanç için değil, iyilik ve insan yararı amacıyla tedavi ettiği aktarılır.

Aradan bin yıl geçmiş olsa da bu, tıp mesleğinin en temel sorusunu bugün de karşımıza koyuyor:

Tıp neden yapılır?

Elbette modern tıp artık yalnızca hekimin kişisel deneyimine dayanamaz. Kanıta dayalı tıp, klinik araştırmalar, etik kurullar, istatistiksel değerlendirmeler ve hasta güvenliği bugünün sağlık sisteminin vazgeçilmez parçaları.

Ama bütün bu yapının merkezinde hâlâ aynı insan var:

Hasta.

Bilim ne kadar teknolojik hâle gelirse gelsin, insan odaklılığını kaybetmemeli.

Bugünün laboratuvarında bin yıllık soru

İbn-i Sînâ’nın karşılaştığı sorunlarla bizim bugün karşılaştığımız sorunlar aynı değil elbette. O dönemde genetik, mikrobiyota, kanser biyolojisi ya da yapay zekâ destekli ilaç tasarımı gibi şeyler bilinmiyordu. Bugün elimizde olağanüstü teknolojiler var. Ama teknoloji tek başına bilim değildir; bilim, teknolojiyi doğru sorularla buluşturabilme sanatıdır.

Laboratuvarlarımızda molekülleri nanometre düzeyinde inceliyor, yeni ilaç adayları sentezliyor, yapay zekâyla moleküler etkileşimleri tahmin ediyor, kanser hücrelerinin davranışını araştırıyoruz. Bütün bunlar aslında bin yıl önce sorulan aynı temel sorunun modern araçlarla sürdürülmesi:

İnsan sağlığını nasıl daha iyi koruyabiliriz?

Son söz: bizden sonra ne kalacak?

İbn-i Sînâ 57 yaşında hayata veda etti; ama düşünceleri yüzyıllar boyunca yaşamaya devam etti ve eserlerini hala okuyoruz. Çünkü bir bilim insanının gerçek ömrü, biyolojik ömründen çok daha uzundur.

Bu yüzden özellikle genç meslektaşlarıma sormak isterim: Bizden sonra hangi bilgi kalacak? Hangi araştırmamız bir genç bilim insanına ilham verecek? Hangi çalışmamız bir hastanın hayatına dokunacak?

17–23 Ağustos İbn-i Sînâ Haftası vesilesiyle, tıp tarihimizin bu büyük ismini saygıyla anıyor Allah’tan rahmet diliyorum.

Devamını Oku...
Biz Böyle Bir Yozgat’ta Büyüdük

Bugün sanki başka bir duygusallık var üzerimde.

Kendi kendime sorular sordum ve geçmişime daldım, “bugünde böyle olsun” dedim ve kalemimi elime aldım.

Yaşadığım şehri şehir yapan ne idi?

Yolları mı?

Binaları mı?

Alışveriş merkezleri mi?

Bence hayır…

Bir şehri şehir yapan; o şehrin insanı idi, kültürü idi, geçmişi idi, hatıraları idi.

Doğduğum şehir Yozgat, sadece haritada İç Anadolu’nun ortasında duran bir şehir değildi. Burası dedelerimizin, babalarımızın alın teridir, ninelerimizin duaları idi, çocukluğumuzun geçtiği sokaklardı, yani tarihimizdi, geçmişimizdi.

Eskiden mahallede, yürüdüğümüz sokaklarda herkes birbirini tanırdı.

Kapılar kilitlenmezdi, çok rahatlıkla herhangi bir evden bir bardak su isteyebilirdik.

Komşunun derdi bizim derdimizdi. Bir anda çevresinde dağ gibi olurduk.

Bir evde düğün varsa bütün mahalle orada idi.

Bir cenaze varsa herkes omuz verirdi.

İşte Yozgat’ın ya da Anadolu’daki herhangi bir şehrimizin gerçek zenginliği buydu.

Bugün teknoloji gelişti…

Zenginleştik…

Evler büyüdü…

Ama gönüllerimiz küçüldü sanki.

Eskiden cumbalı konakların pencerelerinden ya da kerpiçli evlerden çocuk sesleri yükselirdi. Bahçelerde tandırlar yanar, komşular birbirine sıcak ekmek gönderirdi. Kokusunu hala hissediyorum, tadını ise asla unutamadım. Şimdi o konakların çoğu sessiz, kerpiç evler zaten yıkılmış. O sokaklardan geçenler ise onların anlattığı hikâyeleri bilmiyor. Sessizliğe bürünmüş her yer…

Oysa her  konağın bir hatırası, her sokağın bir hikâyesi vardır.

Yozgat’ın mutfağını ise anlatamazsınız ki, tatmalısınız.

Mesela madımak sadece bir yemek değildir.

Arabaşı sadece bir çorba değildir.

Tandır kebabı sadece et değildir. Testi kebabı çok farklı bir şey.

Onlar, aynı sofranın etrafında toplanan ailelerin sevgisidir. Tek başınıza zaten bir anlam ifade etmez…

Bir başka güzelliğimiz de türkülerimizdir.

Sürmeli çalınca, gurbeti yaşamayan bile içinden bir şeylerin koptuğunu hisseder. Dalar gidersiniz.

Halay başladığında insanlar sadece oyun oynamaz. Omuz omuza vermeyi öğrenir. Birlik olmayı öğrenir.

Yozgat’ın en büyük serveti ne diye sorsalar? “Ne altındadır ne de toprağındadır” derim

En büyük serveti insanıdır.

Çalışkan insanıdır.

Dürüst insanıdır.

Vefalı insanıdır.

Ama üzülerek görüyorum ki bugün gençlerimiz birer birer başka şehirlere gidiyor ve yukarıda saydıklarım meziyetler ise bir bir yok oluyor. İnsanlar farklılaşıyor, bencilleşiyor.

Köylerimiz yaşlanıyor ve boşalıyor.

Esnafımız eski günleri özlüyor para gelmeyince bocalıyor.

El sanatlarımız unutuluyor.

Çocuklarımız dedelerinin anlattığı hikâyeleri artık bilmiyor hatta dinlemekte istemiyor.

İşte asıl kaybetmememiz gereken budur yani kültürümüzdür.

Çünkü kültürünü kaybeden toplumlar, zamanla kimliklerini de kaybederler. Boşluğa düşerler.

Bizim asıl görevimiz çocuklarımıza bu toprakların hikâyesini anlatmak ve yaşamaktır.

Onlara Yozgat’ın yada doğduğu şehrin neden özel bir şehir olduğunu öğretmektir.

Çünkü insan doğduğu yeri sever.

Ama tanıdığı kadar anlatıldığı kadar sever.

Bildiği kadar sahip çıkar.

Gelin…

Yozgat’ı ya da yaşadığınız yeri yeniden keşfedelim.

Eski konaklarımızı gezelim.

Türkülerimizi dinleyelim.

Yöresel yemeklerimizi çocuklarımıza öğretelim, beraberce yiyelim.

Köylerimizi unutmayalım. Gidip peynirlerinin tadına bakalım, yoğurdunu yiyelim.

Büyüklerimizin anlattığı hatıraları kayıt altına alalım. Çizgi filmlerini yapalım.

Çünkü bir gün onlar olmayacak.

Ama onların anlattıkları kalacak.

Yozgat’ın geleceğini kurtaracak olan devasa yatırımlar ile beraber geçmişine sahip çıkan insanları da yetiştirelim.

Unutmayalım…

Ağacın kökü ne kadar sağlam olursa, dalları da o kadar göğe uzanır.

O kökü korursak, geleceğimiz de güçlü olacaktır.

Bu günde böyle bir şeyler içimden geçti işte.

Devamını Oku...
Yozgat’ın Geleceği Toprağında Saklı: Tıbbi Bitkilerle Kalkınan Bir Şehir Olalım

Değerli okurlarım, 

Bazı şehirler yer altındaki madenleriyle özdeşleşir ve zenginleşir, bazıları ise sanayisiyle büyür.  

Bazı şehirler ise sahip oldukları doğal zenginliklerin henüz farkına tam varamamıştır. Bana göre Yozgat da bu şehirlerimizden biridir. 

Geçtiğimiz günlerde Hitit Üniversitesi ev sahipliğinde gerçekleştirilen VI. Ulusal Tarım ve Gıda Çalıştayı’nda hem çağrılı konuşmacı oturumlarında moderatörlük yapma hem de “Yozgat Yöresine Ait Bazı Tıbbi ve Aromatik Bitkiler ve Kullanım Alanları” başlıklı sunumumu gerçekleştirme fırsatı buldum. Çalıştay boyunca yapılan sunumlar bir kez daha gösterdi ki; geleceğin en stratejik alanlarından biri artık yalnızca tarım değil, bio-ekonomi ve bio-inovasyondur. 

Bugün dünya, petrol kadar değerli yeni bir kaynağın peşinde koşuyor: Biyoaktif doğal bileşikler. 

İlaç sanayi, kozmetik sektörü, fonksiyonel gıdalar, biyopolimerler, çevre dostu ambalajlar ve yeşil nanoteknoloji artık doğal bitkilerden elde edilen etkin maddeler üzerine kuruluyor. Avrupa Birliği’nin milyarlarca avroluk araştırma fonları da tam olarak bu alanlara yönelmiş durumda. Her gün yeni bir hibe programı ile karşılaşabiliyorsunuz. 

Peki Yozgat bu yarışın neresinde? Ya da bu yarışa dâhil miyiz? 

Aslında Yozgat, sanıldığından çok daha büyük bir potansiyele sahiptir. Sahip olduğumuz doğal zenginlikleri bilim, teknoloji ve inovasyonla buluşturabildiğimiz takdirde, ilimiz yalnızca tarımsal üretimde değil, yüksek katma değerli ürünlerin geliştirildiği bir merkez hâline gelebilir. Bunun en güzel örneklerinden biri de Yozgat Lavanta Adası’dır. Bu eşsiz alan, doğru planlama ve bilimsel yaklaşımlarla sadece doğa turizmine katkı sağlayan bir destinasyon olmakla kalmayacak; kozmetik, fitoterapi, aromaterapi ve ilaç sanayisine hammadde sağlayan stratejik bir üretim merkezi olma potansiyeli de taşıyacaktır. 

Bunun yanında, yıllardır yürütülen bilimsel araştırmalar Yozgat florasının tıbbi ve aromatik bitkiler bakımından son derece zengin olduğunu ortaya koymaktadır. Lavantanın yanı sıra kekik, çördük (Sideritis montana), civanperçemi, gülhatmi, rezene, ıhlamur ve endüstriyel kenevir gibi birçok değerli tür; içerdiği fenolik bileşikler, flavonoidler, uçucu yağlar ve diğer biyoaktif maddeler sayesinde yalnızca geleneksel halk hekimliğinde değil, modern ilaç, kozmetik, fonksiyonel gıda ve biyoteknoloji sektörlerinde de önemli kullanım alanlarına sahiptir. Bu zengin biyolojik miras, doğru Ar-Ge yatırımları ve sürdürülebilir üretim modelleriyle desteklendiğinde, Yozgat’ın ekonomik kalkınmasına ve uluslararası düzeyde rekabet gücü kazanmasına önemli katkılar sağlayacaktır. 

Bu bitkileri sadece doğadan toplayıp satmaya devam mı edeceğiz, yoksa onları yüksek katma değerli ürünlere dönüştüren bir sanayi mi kuracağız? 

Yozgat artık yalnızca ham madde üreten bir şehir olmamalıdır. Bitkilerimizi işleyen, standardize eden, etken maddelerini analiz eden, patent geliştiren ve dünya pazarına ürün sunan bir üretim modelini hedeflemelidir. 

Üniversite, kamu kurumları, sanayi kuruluşları ve üreticilere çok büyük görevler düşmektedir.  

Uluslararası standartlarda uçucu yağ distilasyon tesisleri, bitki ekstraksiyon laboratuvarları, fitokimyasal analiz merkezleri ve pilot üretim tesisleri oluşturulmalıdır.  

İlave olarak, genç girişimcilere yönelik biyoteknoloji kuluçka merkezleri kurulmalı ve teknopark bünyesinde doğal ürün geliştiren start-up şirketleri desteklenmelidir. 

Yozgat’ın yalnızca lavanta yağı değil; 

  • standartlaştırılmış bitki ekstraktları, 
  • doğal kozmetik ürünleri, 
  • fonksiyonel gıdalar, 
  • fitofarmasötik ürünler, 
  • biyobozunur ambalaj hammaddeleri, 
  • yeşil sentezle üretilmiş nanomalzemeler 

geliştiren bir şehir olması hiç de uzak bir hedef değildir. 

Bugün dünyada bir kilogram kaliteli uçucu yağın değeri çoğu zaman aynı ağırlıktaki birçok tarım ürününden kat kat fazladır. Asıl ekonomik değer ise yağın kendisinden çok, ondan geliştirilen patentli ürünlerde ortaya çıkmaktadır. 

Yozgat Bozok Üniversitesinin endüstriyel kenevir alanındaki bölgesel ihtisaslaşması da bu vizyon açısından önemli bir avantajdır. Bu altyapının tıbbi ve aromatik bitkilerle bütünleştirilmesi, bölgeyi biyoteknoloji ve doğal ürün araştırmalarında önemli bir çekim merkezi hâline getirebilir. 

Elbette bu dönüşüm yalnızca bilim insanlarının çabasıyla gerçekleşemez. 

Yerel yönetimlerin, valiliğin, kalkınma ajanslarının, üreticilerin, yatırımcıların ve sanayicilerin ortak bir vizyon etrafında buluşması gerekir. 

Yozgat’ın geleceği için hazırlanacak bir “Tıbbi ve Aromatik Bitkiler Master Planı”, önümüzdeki 20-30 yılın ekonomik yol haritası adım adım çıkarılmalıdır. 

Artık sadece buğday üreten değil; 

bilgi üreten, 

patent üreten, 

yüksek teknoloji üreten, 

ihracat yapan, 

marka oluşturan 

bir Yozgat hayal etmek zorundayız. 

Çünkü geleceğin zenginliği yalnızca toprağın altında değil, toprağın üzerinde yetişen bitkilerde ve onları bilgiyle buluşturabilen insan kaynağındadır. 

Ben inanıyorum ki doğru yatırımlar, bilimsel araştırmalar ve ortak akılla Yozgat; Türkiye’nin tıbbi ve aromatik bitkiler, biyoteknoloji ve bio-inovasyon alanında örnek gösterilen şehirlerinden biri olabilir. 

Yeter ki elimizdeki zenginliğin farkına varalım. 

Toprağımız bereketli, bitkilerimiz güçlü, bilim insanlarımız üretken olsun… 

Devamını Oku...
Bir Çaydanlık Dolusu Umut: Kaynatılan Su Mikroplastiklerden Kurtulabilir mi?

Suyun Sesini Duydum adlı kitabımda da vurguladığım gibi, su hayatın temelidir. Ancak son yıllarda gerçekleştirilen bilimsel çalışmalar, bu vazgeçilmez yaşam kaynağının görünmeyen bir tehdidi de taşıdığını ortaya koymaktadır: mikroplastikler 

Mikroplastikler; plastik şişelerden, poşetlerden, sentetik tekstil ürünlerinden, araç lastiklerinden ve sayısız plastik üründen koparak çevreye yayılan, gözle görülemeyecek kadar küçük plastik parçacıklarıdır. Bugün artık okyanusların en derin noktalarında, dağların zirvelerindeki bulutlarda, insan kanında, anne sütünde ve hatta plasentada bile mikroplastiklere rastlanmaktadır. 

Bilim dünyasında yapılan araştırmalar, insanların her yıl on binlerce mikroplastik parçacığını su ve gıdalar aracılığıyla vücuduna aldığını göstermektedir. Özellikle plastik şişelerde satılan suların da mikroplastik içerebildiği ortaya konulmuştur. Bu durum, içtiğimiz suyun güvenliği konusunda yeni soruları beraberinde getirmektedir. 

Geçtiğimiz yıllarda PET şişeler üzerine yaptığımız çalışmalarda, plastik ambalajlardan çeşitli kimyasalların gıdalara ve içeceklere geçebildiğini göstermiştik. Bugün ise bilim insanları yalnızca kimyasalların değil, doğrudan plastik parçacıklarının da insan vücuduna ulaştığını ortaya koymaktadır. 

Peki çözüm var mı? 

Çin’deki Jinan Üniversitesi ve Guangzhou Tıp Üniversitesi araştırmacılarının ortaklaşa gerçekleştirdiği ve Environmental Science & Technology Letters dergisinde yayımlanan yeni bir çalışma umut verici sonuçlar ortaya koydu. Araştırmacılar, musluk suyunu 5 dakika kaynatıp 10 dakika soğuttuktan sonra süzmenin, sudaki nano ve mikroplastiklerin önemli bir kısmını uzaklaştırabildiğini belirledi.  

Bu durumun arkasındaki mekanizma oldukça ilginçtir. 

Sert sularda,  yani litre başına 120 mg ve üzerinde kalsiyum karbonat içeren sularda, bulunan kalsiyum ve magnezyum mineralleri, kaynatma sırasında kalsiyum karbonat adı verilen katı bir yapı oluşturur. Evlerimizde çaydanlıkların veya su ısıtıcılarının içinde zamanla oluşan beyaz tabaka aslında bu kalsiyum karbonattır. Araştırmacılar, yükselen sıcaklığın kalsiyum karbonat çekirdeklenmesini mikroplastikler üzerinde hızlandırdığını ve bu parçacıkların kalsiyum karbonat birikintileri içinde kapsüllenerek çökeldiğini tespit etmiştir. Daha sonra su basit bir kahve filtresinden geçirildiğinde bu parçacıkların önemli bölümü ortamdan uzaklaştırılabilmektedir.  

Araştırmanın sonuçlarına göre sert sularda mikroplastiklerin %84 ila %90’ı uzaklaştırılabilmektedir; bu oran suyun sertlik derecesiyle doğru orantılı olarak artmaktadır. Litre başına 60 mg’dan az kalsiyum karbonat içeren çok yumuşak sularda ise bu oran yaklaşık %25 düzeyinde kalmaktadır. Bu nedenle yöntemin etkinliği, suyun mineral içeriğine bağlı olarak önemli ölçüde değişmektedir.  

Elbette bu yöntem bütün sorunu çözmüyor. Mikroplastikler yalnızca içme suyundan değil; soluduğumuz havadan, tükettiğimiz gıdalardan ve kullandığımız günlük ürünlerden de vücudumuza girmektedir. Ancak kaynatma yöntemi, özellikle gelişmekte olan ülkelerde düşük maliyetli ve kolay uygulanabilir bir önlem olarak dikkat çekmektedir. 

Mikroplastiklerin insan sağlığı üzerindeki etkileri konusunda araştırmalar sürmekte olup bilim insanları henüz kesin bir uzlaşıya ulaşamamıştır. Bazı çalışmalar mikroplastiklerin hücre zarlarına zarar verebileceğini ve hücre ölümüne (apoptoz) yol açabileceğini öne sürerken, diğer araştırmacılar mevcut kanıtların yeterliliğini sorgulamaktadır. Bağışıklık sistemi, hormonal denge, bağırsak florası ve sinir sistemi üzerindeki olası etkiler ise araştırmacıların gündemdeki öncelikli konuları arasında yer almaktadır.  

Peki bireysel olarak neler yapabiliriz? 

  • Mümkün olduğunca tek kullanımlık plastiklerden uzak durmalıyız. 
  • Plastik şişelerde uzun süre beklemiş suları tüketmemeliyiz. 
  • Sıcak yiyecek ve içecekleri plastik kaplarda muhafaza etmemeliyiz. 
  • Cam ve paslanmaz çelik ürünleri tercih etmeliyiz. 
  • Musluk suyunu uygun koşullarda kaynatıp süzerek tüketmeyi değerlendirebiliriz. 

Bazen büyük sorunlara karşı çözümler oldukça basit olabilir. Belki de her gün demlediğimiz bir bardak çayın arkasında, sağlığımızı koruyacak önemli bir bilimsel yöntem gizlidir. 

Unutmayalım; su yaşamdır. Ancak temiz ve güvenli su, sağlıklı bir yaşamın vazgeçilmez şartıdır. Mikroplastiklerin giderek arttığı günümüzde, bilimsel gelişmeleri takip etmek ve günlük hayatımıza uyarlamak geleceğimiz için önemli bir sorumluluktur. 

Kaynak 

  • Yu Z, Wang JJ, Liu LY, Li Z, Zeng EY. “Drinking Boiled Tap Water Reduces Human Intake of Nanoplastics and Microplastics.” Environmental Science & Technology Letters, 2024; 11(3): 273–279. https://doi.org/10.1021/acs.estlett.4c00081 

Devamını Oku...
Mağaranın Sessizliğinde Olgunlaşan Lezzet: Divle Obruk Peyniri ve Anadolu’nun Yaşayan Mirası

Mağaranın Sessizliğinde Olgunlaşan Lezzet: Divle Obruk Peyniri ve Anadolu’nun Yaşayan Mirası

Konya Ereğli’de gerçekleştirilen “Tarım ve Gıda Güvenliğinde Sürdürülebilirlik” panelinin ardından, Anadolu’nun en özel gastronomi miraslarından biri olan Divle Obruk Peyniri’nin üretildiği mağarayı ziyaret etme fırsatı bulduk. 

Bilimsel sunumlarla başlayan programımız, adeta doğanın kendi laboratuvarında devam etti… 

Karaman’ın Ayrancı ilçesine yaklaşık 16 kilometre uzaklıktaki Divle köyünde bulunan ve halk arasında “obruk” olarak bilinen bu doğal mağara, yalnızca bir peynir depolama alanı değil; aynı zamanda yüzyıllardır yaşayan doğal bir fermantasyon merkezi niteliğinde. 
Allah’ın bir mucizesine daha şahit oluyordum. 

Eşsiz doğal güzellikleri temaşa ederek bol bol fotoğraf çektik. Yerden yaklaşık 36 metre aşağıda bulunan ve yaklaşık 250 metre uzunluğa sahip mağaraya ikişer kişilik asansörle indik. Mağaranın kendine özgü kokusu ve yer altındaki karanlık atmosferi insanı adeta bambaşka bir âleme götürüyor. 

Gerçekten görmek ve koklamak lazım… 

Köy muhtarımızın verdiği bilgilere göre mağara, yıl boyunca ortalama 4 derece sıcaklığını koruyarak peynirin olgunlaşması için eşsiz bir doğal ortam oluşturuyor. 

Bilgileri büyük bir dikkatle dinlemeye devam ediyorum. 

Divle Obruk Peyniri; %80 koyun, %10 keçi ve %10 inek sütünden elde edilen özel karışımın geleneksel yöntemlerle hazırlanmasıyla üretiliyor. Peynirler keçi ve kuzu derilerine basıldıktan sonra mağaraya indiriliyor ve burada yaklaşık 5-6 ay boyunca doğal fermantasyona bırakılıyor. 

İlk zamanlarda beyaz görünümde olan tulumların yüzeyi zamanla maviye, ardından tamamen kırmızı bir renge dönüşüyor. Bu kırmızı renk ise peynirin olgunlaştığının en önemli göstergesi olarak kabul ediliyor. 

Bu eşsiz dönüşümün ardındaki en önemli unsur ise ulusal ve uluslararası yayınlara konu olmuş mağaranın doğal mikroflorası… 

Mağara duvarlarında bulunan özel bakteriler ve Penicillium türü küf mantarları, peynire kendine has aroma, renk ve lezzet kazandırıyor. Bu nedenle Divle Obruk Peyniri, halk arasında zaman zaman “Türk Rokforu” olarak da anılıyor. 

Aslında burada doğanın kendi biyoteknolojisini görmek mümkün. 

İnsan müdahalesi olmadan, yalnızca mağaranın doğal ekosistemiyle gerçekleşen bu olgunlaşma süreci; geleneksel bilginin ve mikrobiyal çeşitliliğin ne kadar değerli olduğunu bir kez daha gösteriyor. 

Bölgedeki üretimin yalnızca ekonomik değil; kültürel, biyolojik ve gastronomik açıdan da büyük önem taşıdığı görülüyor. Ürünün ulusal ve uluslararası düzeyde daha güçlü tanıtılmasıyla birlikte bölge ekonomisinin çok daha fazla güçleneceği de açıkça görülüyor. 

Panelde dijital tarım, sürdürülebilir üretim ve gıda güvenliği üzerine yaptığımız değerlendirmelerin ardından Divle Obruk Mağarası’nı görmek, teorik bilgilerin sahadaki gerçek karşılığını hissetmek açısından oldukça anlamlıydı. Çünkü sürdürülebilirlik yalnızca teknolojiyle değil; aynı zamanda yerel bilgiye, biyolojik çeşitliliğe ve geleneksel üretim kültürüne sahip çıkmakla mümkün olabilir. 

Tabii ki orada tattığım yoğurdun lezzetini de hayatım boyunca unutamayacağım. 

Anadolu’nun derinliklerinde sessizce olgunlaşan bu peynir, aslında bizlere çok önemli bir gerçeği anlatıyor: 

Geçmişten geleceğe uzanan güçlü üretim mirasımız; hem sağlığımızı koruyor hem de eşsiz lezzetleri yaşatmaya devam ediyor. 

Bu anlamlı ziyareti gerçekleştirmemize vesile olan organizasyon ekibine tekrar teşekkür ediyorum. 

Devamını Oku...
Suçun Adresi: Başta Medya, Sonra Hepimiz 

Son günlerde yine akıl almaz olaylara tanıklık ediyoruz. 
Bir insanın, hatta bir öğrencinin asla yapamayacağını düşündüğümüz davranışlar sıradanlaşmaya başladı. 
İçimiz yanıyor… 

Ama hep aynı şeyi yapıyoruz: 
Suçu başkalarında arıyoruz. 

Kimi siyasetçileri suçluyor, 
kimi eğitim sistemini, 
kimi medyayı, 
kimi aileleri, 
kimi de dijital dünyanın görünmez kurgulayıcılarını… 

Liste uzayıp gidiyor. 

Peki ya biz? 
Kendimizi düzeltmek için ne yapıyoruz? 

Oysa aynı gemideyiz. 
Ve farkında olmadan birlikte batıyoruz. 

Bugün okuduğum bir akademik çalışma, bu gidişatı çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. 
PLOS ONE dergisinde yayımlanan ve Sherry Towers ve arkadaşlarının yürüttüğü araştırma, kitlesel şiddetin “bulaşıcı” olduğunu matematiksel modellerle gösteriyor. 

1998–2013 yılları arasındaki okul saldırıları ve kitlesel cinayet verileri incelenmiş. 
Sonuçlar ürkütücü: 

Bir saldırının ardından, benzer bir olayın gerçekleşme ihtimali yaklaşık 13 gün boyunca artıyor. 

Her kitlesel cinayet, ortalama 0,30 yeni olayı tetikliyor. 
Her okul saldırısı ise yaklaşık 0,22 yeni vakaya zemin hazırlıyor. 

Bu ne demek? 
Şiddet, tıpkı bir virüs gibi yayılıyor. 

Üstelik bu yayılımın en önemli taşıyıcısı, çoğu zaman farkında ya da olmadan, medya oluyor. 

Araştırma şunu açıkça gösteriyor: 
Daha az kişinin etkilendiği ve medyada geniş yer bulmayan olaylarda bu “bulaşma etkisi” görülmüyor. 

Yani… 
Saldırganı öne çıkaran, 
olayı dramatize eden, 
detaylarıyla servis edilen her haber, 
yeni bir felaketin tohumlarını atabiliyor. 

Bir diğer kritik gerçek ise silaha erişim. 
Veriler, silaha ulaşmanın kolay olduğu yerlerde bu şiddet dalgasının çok daha hızlı yayıldığını ortaya koyuyor. 

Sıkça dile getirilen “ruh sağlığı” tartışmaları ise çoğu zaman meselenin özünü gölgede bırakıyor. 
Bilimsel veriler, asıl belirleyici faktörlerin erişilebilirlik ve iletişim dili olduğunu söylüyor. 

Artık bu olayları “münferit sapkınlıklar” olarak değerlendirme lüksümüz yok. 

Karşımızda, matematiksel olarak modellenebilen, zamansal kümelenmeleri olan bir şiddet salgını var. 

Eğer medya dilini değiştirmezsek, 
eğer şiddeti görünür kılarken sorumluluk almazsak, 
eğer birey olarak kendimizi sorgulamazsak… 

Bu 13 günlük karanlık döngüler tekrar etmeye devam edecek. 

Ve biz, sadece izleyen değil, 
bu döngünün bir parçası olmaya devam edeceğiz. 

Acılarımız artarak devam edecek… 

Kaynak: PLOS ONE | DOI:10.1371/journal.pone.0117259 July 2, 2015 

Devamını Oku...
Sarı Kantaron: Gelenekten Bilime Uzanan Şifa Bitkisi 

Sarı Kantaron: Gelenekten Bilime Uzanan Şifa Bitkisi 

Editörlüğünü yaptığım “Sağlık Bilimleri Açısından Sarı Kantaron” kitabı, yaklaşık bir yıllık yoğun bir akademik emeğin ve disiplinler arası bilimsel iş birliğinin sonucunda ortaya çıkmış kapsamlı bir çalışmamızdır. Bu eserle temel amacımız; halk arasında yaygın olarak kullanılan sarı kantaron bitkisini bilimsel veriler ışığında yeniden değerlendirmek ve doğru kullanımına rehberlik etmektir. 

Anadolu’nun sarı çiçekleri arasında mütevazı bir yere sahip olan sarı kantaron, aslında yüzyıllardır insan sağlığına dokunan güçlü bir bitkidir. Halk arasında “kılıç otu” ya da “binbirdelik otu” olarak bilinen bu bitki, geçmişte daha çok deneyimle kullanılırken bugün artık bilimsel verilerle değerlendirilmektedir. 

Kitabımızda da vurguladığımız gibi, bu bitkiyi doğru anlamanın yolu onu hem geleneksel hem de modern bilim perspektifiyle ele almaktan geçmektedir. 

Depresyon ve Ruh Sağlığı Üzerine Etkileri 

Kitabımızda detaylı olarak ele aldığımız en önemli kullanım alanlarından biri, sarı kantaronun hafif ve orta şiddette depresyon üzerindeki etkisidir. Bitkinin içerdiği hiperisin ve hiperforin gibi bileşenlerin, beyinde serotonin, dopamin ve noradrenalin gibi nörotransmitterler üzerinde düzenleyici etkiler gösterdiği bilinmektedir. 

Bu nedenle sarı kantaron, özellikle duygudurum bozukluklarına bağlı gelişen huzursuzluk, kaygı ve uyku problemlerinde destekleyici bir rol oynayabilmektedir. Ancak burada altını çizdiğimiz önemli bir nokta şudur: Bu bitki bir “uyku ilacı” değildir; uykuya etkisi dolaylıdır ve duygu durumun dengelenmesi üzerinden gerçekleşir. 

Yara ve Yanık Tedavisinde Geleneksel Güç 

Anadolu’da yaz aylarında hazırlanan kırmızı kantaron yağı, aslında halk hekimliğinin en bilinen uygulamalarından biridir. Kitabımızda da belirttiğimiz üzere, bu yağın yara iyileşmesini destekleyici, antiinflamatuar ve antimikrobiyal özellikleri bilimsel çalışmalarla da desteklenmektedir. 

Özellikle yüzeysel yanıklar, küçük kesiler ve cilt lezyonlarında topikal olarak kullanımı yaygındır. Ancak burada da doğru kullanım ve hijyen koşulları büyük önem taşır. 

Sindirim Sistemi Üzerindeki Etkiler 

Sarı kantaronun mide ve bağırsak sistemi üzerindeki etkileri de dikkat çekicidir. Deneysel çalışmalarda mide mukozasını koruyucu etkiler gösterdiği belirtilmiştir. Ancak kitabımızda özellikle vurguladığımız gibi, bu durum sarı kantaronun “ülser tedavisi” olduğu anlamına gelmez. 

Destekleyici olabilir, ancak klinik tedavinin yerine geçmez. Bu ayrımın doğru yapılması, halk sağlığı açısından son derece önemlidir. 

Antiinflamatuar ve Antioksidan Etkiler 

Sarı kantaron, içerdiği fenolik bileşikler sayesinde güçlü bir antioksidan kapasiteye sahiptir. Bu özelliği ile hücresel hasarın azaltılmasına katkı sağlayabilir. Aynı zamanda inflamasyonun baskılanmasına yardımcı olabilecek etkiler de göstermektedir. 

Bu yönüyle bitki, yalnızca belirli hastalıklar için değil, genel sağlık destekleyici bir ajan olarak da değerlendirilmektedir. 

En Kritik Nokta: Güvenli Kullanım 

Kitabımızda özellikle altını çizdiğimiz en önemli konu ise güvenliktir. 

Sarı kantaron: 

  • Bazı ilaçların etkisini azaltabilir 
  • Özellikle doğum kontrol haplarıyla etkileşebilir 
  • Antidepresanlarla birlikte kullanıldığında risk oluşturabilir 

Bu nedenle “bitkisel olduğu için zararsızdır” yaklaşımı kesinlikle doğru değildir. 

Sonuç: Bilinçli Kullanım Şart 

Sarı kantaron ne mucize bir bitkidir ne de tamamen etkisizdir. Doğru kullanıldığında fayda sağlayabilir; yanlış kullanıldığında ise ciddi sorunlara yol açabilir. 

Bizler “Sağlık Bilimleri Açısından Sarı Kantaron” kitabını hazırlarken tam da bu dengeyi kurmayı amaçladık: 
Abartıdan uzak, bilimsel, güvenilir ve yol gösterici bir kaynak ortaya koymak. 

Unutulmamalıdır ki; bitkiler doğanın sunduğu güçlü araçlardır. 
Ama bu gücü doğru kullanmak, bilgiyle mümkündür. 

Devamını Oku...
Biz Bayramları Böyle Yaşardık

Biz Bayramları Böyle Yaşardık

Hani derler ya, “çocukluğuma iniyorum” diye… 
Ben de bu bayram çocukluğuma indim işte. 

Rahmetli babamla bayram alışverişine giderdik; ellerimizde fileler olurdu. Bazen de alışveriş yaptığımız yerden karton kutular alır, içine doldurduğumuz ürünleri el arabasıyla eve taşırdık. O günkü heyecanı, bu satırları yazarken yeniden yaşıyorum sanki. 

Kolonya doldurmak bile ayrı bir keyifti. Cam şişelerimizi götürür, bakkal amcamızdan limon ya da tütün kolonyası doldurturduk. Hem ucuzdu hem de çevreyi kirletmezdik. Yeni atık malzemeler çıkarmazdık. 

Aldığımız şekerlerin tadı bambaşkaydı. Bugünkü gibi çeşit çeşit şeker yoktu ama hepsi kaliteliydi. Kimyasallarla dolu ürünler yoktu. Çikolata ise her eve nasip olmazdı. Ama bizim cıncık şekerlerimiz bize yetmez miydi zaten? 

Yılda iki kez bayramlık elbise alınırdı. O iki takım, özel günler için bir yıl boyunca yeterdi. Özenle saklardık. Kıymetini bilirdik. Yıpratırsak yenisini alamayacağımızı bildiğimiz için mecburen de dikkat ederdik. 

Bayram namazına kadar yeni elbiselerimiz ya da ayakkabılarımız başucumuzda dururdu. Sanki biri alacakmış gibi… O duyguyu hâlâ tam tarif edemiyorum. 

Bayram sabahına saatler kala annemin “Hadi, namaza!” diye uyandırması hâlâ kulaklarımda. “Anne, daha bir saat var,” desem de, “Oğlum kalk, ne kadar erken giderseniz o kadar sevaptır,” derdi. Biz de hemen kalkar, abdest alır, babamızla cami yoluna düşerdik. Hem eğlenceli hem de huzur dolu anlardı. 

Arefe günü tepsi tepsi baklavalarımızı fırına götürür, sıraya girerdik. Evet, biraz zahmetliydi ama o anları bile özlüyorum. Mahallenin çocuklarıyla sohbet etmek, fırından çıkan sıcak ekmek kokusuna karışan baklava kokusunu içimize çekmek… Hepsi ayrı bir hatıra. 

Dönüş yolu daha zordu. Sıcak tepsileri başımızın üzerinde, altına karton koyarak dökmeden eve götürmeye çalışırdık. Ama o bile neşeyle yaptığımız bir işti. 

Belki şimdi bu satırları okuyanlar “Ne zahmetli günlermiş” diye düşünebilir. Bir telefonla baklavanın kapıya geldiği bir zamandayız. Ama yaşamayan bilmez… 

Bayramlaşma camide başlardı. İmamla bayramlaşır, sonra sıraya girer, tüm mahalleyle tek tek bayramlaşırdık. Bu güzel gelenek bazı camilerde hâlâ devam ediyor. 

Sonra tüm kardeşler, torunlar dedemin evinde toplanırdık. Camiden eve girer girmez annemizin elini öper, ardından dedemin bahçeli evinde soluğu alırdık. Sıraya girer, dedemizin elini öperdik. İlk bayram harçlığı ondan gelirdi. O paralar ne bereketliydi… Saklardık, sanki bir yıl yeterdi. 

Tüm büyüklerimizin ellerini öper, hayır dualarını alırdık. Asıl sosyalleşme buydu belki de. 

İlk gün yediğimiz şekerin, baklavanın, su böreğinin haddi hesabı yoktu. Şeker komasına girenler bile olurdu. Hâlâ gülüyorum… 

Ama size bir sır vereyim mi? Harçlık veren akrabaların ellerini önce öpmeye giderdik. Eminim bu gelenek çocuklarımızda hâlâ devam ediyordur. 

Televizyon merakımız yoktu. Zaten bilgisayar diye bir şey de yoktu. Oyunlarımız sokaktaydı. Çekerek Caddesi bizim oyun alanımızdı. Arabaların geçmemesi için dua ederdik. Zaten nadiren araba geçerdi. Top oynarken araba gelince herkes durur, geçince oyuna devam ederdik. Düşünsenize, taşlar bizim kalemizdi. 

Ben çok şanslı bir çocukluk yaşadım. Dolu dolu bir hayatım oldu. Kimi “yokluk”, kimi “zahmet” diyebilir… Ama ben o günleri özlüyorum. Baba ocağımı özlüyorum. İyi ki yaşadım diyorum. 

Şimdi bizlere düşen görev, o bayram duygusunu çocuklarımıza ve torunlarımıza yaşatmak. O manevi iklimi onlara hissettirmek. 

Yoksa zaman sadece bizi değil, gelenek ve göreneklerimizi de alıp götürüyor… 

Haksız mıyım? 

Devamını Oku...
Oruç: Hücrelerimizi Yenileyen İlahi Sistem 

Oruç: Hücrelerimizi Yenileyen İlahi Sistem 

Ramazan ayı geldiğinde sadece sofralarımız değil, aynı zamanda ruhumuz, bedenimiz ve hatta hücrelerimiz bile büyük bir değişime hazırlanır. Asırlardır “on bir ayın sultanı” olarak anılan bu mübarek ay, aslında insanın hem manevi dünyasında hem de biyolojik sisteminde bir yenilenme yapar. Gün boyu sabırla tutulan oruç, ilk bakışta sadece bir ibadet disiplini gibi görünse de modern bilim bugün bize çok daha derin bir gerçeği fısıldıyor:  

Açlık, vücudun kendini onardığı muazzam bir hücresel temizlik sürecidir. 

Günümüz araştırmaları gösteriyor ki, belirli süreli açlık dönemleri yalnızca kilo kontrolüyle ilgili değildir. İnsan vücudu aç kaldığında, adeta yıllardır biriken yorgunluğunu silkeleyen bir sistem gibi yeniden çalışmaya başlar. Bağışıklık sistemi kök hücre düzeyinde tazelenir, hücreler içlerindeki atıkları temizler ve beden kendi kendini onaran eşsiz bir mekanizma gibi harekete geçer. Bu yüzden Ramazan, sadece ruhun değil, bedenin de bir arınma ayıdır. 

Bilim dünyası, Ramazan’ın hikmetlerinden birine yıllar sonra ulaşabildi. Japon biyolog Yoshinori Ohsumi, hücrelerin kendi kendini temizleme mekanizmasını keşfederek 2016 yılında Nobel Tıp Ödülü’nü aldı. Bu mekanizmanın adı otofaji

Otofaji, kelime anlamıyla “kendini yemek” demektir. Fakat bu aslında doğanın son derece zarif bir tamir sistemidir. Hücrelerimiz, dışarıdan besin gelmediğinde kendi içindeki hatalı proteinleri, hasarlı yapıları ve gereksiz atıkları özel keseciklere yerleştirir. Bu kesecikler daha sonra lizozom adı verilen hücresel geri dönüşüm merkezlerine taşınır ve burada parçalanarak yeniden kullanılabilecek hale getirilir. 

Bir anlamda vücudumuz kendi içinde bir temizlik kampanyası başlatır. 

İnsan bazen evini temizlediğinde nasıl ferahlık hissederse, hücrelerimiz de açlık sırasında benzer bir ferahlık yaşar. 

Bilimsel çalışmalar özellikle birkaç günlük açlık döngülerinin bağışıklık sistemi üzerinde şaşırtıcı bir etkisi olduğunu ortaya koyuyor. Vücut, enerji tasarrufu yapmak için önce yaşlanmış, hasarlı veya artık görevini yeterince yerine getiremeyen savunma hücrelerini ortadan kaldırır. 

Bu süreç adeta bilgisayarımıza “format atmak” gibidir. Eski ve yorgun hücreler temizlenirken kök hücreler devreye girer ve yepyeni savunma hücreleri üretmeye başlar. Sonuçta bağışıklık sistemi yeniden doğmuş gibi olur. 

Yani oruç sadece aç kalmak değildir. Oruç, bağışıklık sisteminin kökten uca yenilenmesidir. 

Açlık sırasında vücutta bazı biyokimyasal dengeler değişir. Araştırmalar, özellikle tümör büyümesi ve yaşlanma süreçleriyle ilişkili olan PKA enziminin seviyesinin düştüğünü göstermektedir. Bu durum vücudun savunma mekanizmalarını güçlendirir. 

Bağışıklığı zayıflamış bireylerde, yaşlanmanın getirdiği hücresel yorgunlukta ve metabolik stres altında bu süreç adeta doğal bir koruma kalkanı oluşturur. 

Elbette bizler orucumuzu sağlık için değil, her şeyden önce Allah’ın rızasını kazanmak için tutuyoruz. Ancak ne büyük bir hikmettir ki, biz O’nun emrine teslim olurken Rabbimiz de bedenimizi ihmal etmiyor. Aç kaldığımız saatlerde hücrelerimizi temizliyor, bağışıklık sistemimizi yeniliyor, bedenimize adeta yeni bir canlılık veriyor. Belki de Ramazan’ın en büyük sırrı burada saklıdır: İnsan Allah için sabreder, Allah da kulunun hem ruhuna hem bedenine şifa verir. 

Devamını Oku...