Tekbir-Sen olarak, kurulduğumuz ilk günden bu yana sendikacılığı masa başında değil, sahanın tam kalbinde yapma sözü verdik. Din görevlilerimizin, diyanet ve vakıf çalışanlarımızın yaşadığı haksızlıklar karşısında susarsak, sorunları cesaretle gündeme taşımazsak, diğer yapılardan ne farkımız kalır?
Genel Başkanlığımız bünyesinde, kanunların ve 2005/14 sayılı Başbakanlık Genelgesi‘nin sendikamıza tanıdığı yetkilere dayanarak, üyelerimizden ve sahada görev yapan kardeşlerimizden gelen şikayetleri kamuoyuyla paylaşmamız birilerini ciddi şekilde rahatsız etmiştir. Açıkça ifade ediyoruz: Bu rahatsızlık, doğru yolda olduğumuzun en net nişanesidir ve bizleri ziyadesiyle memnun etmiştir!
Bir murakıp hakkında tarafımıza ulaşan ciddi iddiaları sosyal medya ve kamuoyu kanalıyla dile getirmemiz üzerine, ilgili şahsın duyduğu huzursuzluk sürpriz değildir. İyi ki de rahatsız olmuştur!
Söz konusu murakıp ile ilgili tablo ortadadır:
Yaklaşık bir yıl önce düzenlenen aylık mutad toplantıda din görevlilerimizin İlçe Müftüsüne doğrudan ilettiği şikayetler,
Din görevlilerimizin bizzat dilekçeleriyle kayda geçirdiği somut beyanlar,
Bir mahallemizde yapılan denetimlerde takınılan tutum ve davranışlardan rahatsız olan mahalle halkı ile Mahalle Muhtarının haklı tepkileri…
Tüm bu şikayetler sıcaklığını ve tazeliğini korurken; konuyu incelemek üzere görevlendirilen İl Müftü Yardımcısının (muhakkikin) izlediği taraflı tutum kabul edilemezdir. Müştekilere müdahale edildiği, verilen ifadelerin birçoğunun tutanaklara bilinçli olarak yansıtılmadığı ve olayın adeta kılıfına uydurularak aklama sürecine dönüştürüldüğü net bir şekilde görülmüştür.
Bizim inancımız da adalet anlayışımız da şaibe götürmez. Bu nedenle, taraflı yürütülen bu soruşturmaya itirazımızı yaparak konuyu doğrudan Diyanet İşleri Başkanlığımıza taşıdık. Etik ve hukuki ilkeler gereği, bu dosyanın Başkanlığımızdan görevlendirilecek bağımsız müfettişler eliyle, objektif bir şekilde incelenmesi şarttır.
Süreçten hem yanlı soruşturmaya imza atan İl Müftü Yardımcısı hem de malum murakıp rahatsız olmuştur. Her iki muhtereme de devletin kanunlarını, mevzuatını ve sendikal hakları düzenleyen Başbakanlık Genelgesini bir kez daha hatırlatıyoruz: Hiç kimse makamının arkasına saklanarak kamu görevlisinin hakkını gasp edemez, adil soruşturma hakkını gölgeleyemez.
Tekbir-Sen gücünü hiçbir vesayet odaklı yapıdan değil; anayasadan, kanunlardan ve siz değerli Diyanet ve Vakıf çalışanlarımızın helal desteğinden almaktadır.
Saha sendikacılığının gereğini yapmaya, adaletsizliğin üzerine cesaretle gitmeye ve haksızlık karşısında duranları rahatsız etmeye devam edeceğiz!
Kamuoyuna ve tüm teşkilatımıza saygıyla duyurulur.
Bir zamanlar modern tıbbın mucizesi olarak kabul edilen antibiyotikler, bugün insanlığın geleceği açısından en önemli sağlık sorunlarından birinin merkezinde bulunuyor.
Penisilinin keşfiyle başlayan antibiyotik çağı, milyonlarca insanın hayatını kurtardı. Zatürre, idrar yolu enfeksiyonları, sepsis ve daha birçok bakteriyel hastalık tedavi edilebilir hale geldi. Cerrahi operasyonlardan organ nakillerine, yoğun bakım uygulamalarından kanser tedavilerine kadar modern tıbbın pek çok alanı etkili antibiyotiklere dayanıyor.
Ancak bakteriler de mücadele ediyor.
Antibiyotiklerin gereksiz ve yanlış kullanılması, bakteriler üzerinde bir seçilim baskısı oluşturuyor. Hassas bakteriler ortadan kalkarken dirençli bakteriler hayatta kalıyor, çoğalıyor ve direnç özelliklerini başka bakterilere aktarabiliyor.
Böylece bugün kolaylıkla tedavi edilebilen bir enfeksiyon, yarının ciddi sağlık problemine dönüşebiliyor.
Bu durumun bilimsel adı antimikrobiyal direnç.
Ve artık bu sorun yalnızca hastanelerin veya hekimlerin sorunu olmaktan çıktı.
Dünya yeni bir antibiyotik direnci dönemine giriyor
Dünya Sağlık Örgütü, 2026 yılında antimikrobiyal dirençle mücadele için 2026–2036 Küresel Eylem Planı’nı kabul etti.
Bu gelişme, konunun artık küresel sağlık gündeminin en üst sıralarında olduğunu gösteriyor.
WHO’nun yaklaşımındaki en önemli değişikliklerden biri ise “Tek Sağlık – One Health” anlayışının daha güçlü biçimde öne çıkarılması.
Çünkü insan sağlığı; hayvan sağlığından, tarımdan, sudan, gıdadan ve çevreden bağımsız değil.
Bakteriler sınır tanımıyor.
Bir hastanede ortaya çıkan dirençli bir bakteri çevreye, atık sulara veya başka ekosistemlere ulaşabiliyor. Aynı şekilde çevrede bulunan direnç genleri de insan ve hayvan sağlığını etkileyebiliyor.
Dolayısıyla antibiyotik direncini yalnızca reçete üzerinden değerlendirmek artık mümkün değil.
Antibiyotik direnci aynı zamanda bir çevre problemidir.
WHO’nun 2026–2036 Küresel Eylem Planı da tam olarak bu bütüncül yaklaşımı güçlendirmeyi amaçlıyor.
Peki mikroplastiklerin bununla ne ilgisi var?
İşte son yıllarda bilim dünyasında giderek daha fazla dikkat çeken soru bu.
Mikroplastikler, boyutu 5 milimetreden küçük plastik parçacıklarıdır. Bugün denizlerde, nehirlerde, toprakta, içme suyu kaynaklarında ve hatta atmosferde karşımıza çıkabiliyorlar.
Fakat mikroplastiklerin çevresel etkisi yalnızca plastik kirliliği ile sınırlı olmayabilir.
Mikroplastiklerin yüzeyleri, bakterilerin tutunabileceği ve biyofilm oluşturabileceği özel mikro-ortamlar meydana getirebiliyor. Bu yapılara bilim dünyasında “plastisphere” adı veriliyor.
İşte asıl dikkat çekici nokta burada başlıyor.
Son dönemde yapılan araştırmalar, bu mikroplastik yüzeylerinde antibiyotik direnç genleri taşıyan bakterilerin ve hareketli genetik elementlerin birikebildiğini gösteriyor.
Ağustos 2026’da yayımlanan güncel bir araştırmada, doğal olarak yaşlanmış düşük yoğunluklu polietilen (LDPE) mikroplastiklerin üzerinde oluşan mikrobiyal topluluklarda fırsatçı patojenler ile klinik açıdan önemli antibiyotik direnç genleri ve hareketli genetik elementler birlikte tespit edildi.
Araştırmacılar, yaşlanmış mikroplastiklerin nehir ortamlarında antimikrobiyal direncin yayılması açısından rezervuar ve taşıyıcı rol oynayabileceğine dikkat çekiyor.
Bu sonuç son derece düşündürücü.
Çünkü mikroplastik artık yalnızca “çevrede bulunan küçük plastik parçacıkları” olarak görülmemeli.
Belki de bazı koşullarda mikroplastikler, bakterilerin bir araya geldiği, direnç genlerinin taşındığı ve çevrede daha uzun süre kalabildiği mikroskobik platformlara dönüşebiliyor.
Görünmeyen iki tehlike aynı yerde buluşuyor
Bir tarafta mikroplastikler…
Diğer tarafta antibiyotikler ve antibiyotik direnç genleri…
Ve bunların buluştuğu yer çoğu zaman su ve atık su sistemleri.
Bu nedenle gelecekte su güvenliğini değerlendirirken yalnızca “suda mikroplastik var mı?” veya “suda antibiyotik kalıntısı var mı?” sorularını sormak yeterli olmayabilir.
Asıl sorumuz şu olmalı:
Bu maddeler aynı ortamda nasıl etkileşiyor?
Çünkü çevre, laboratuvarımızın dışında gerçekleşen devasa bir biyolojik deney alanıdır.
Antibiyotik kalıntıları bakteriler üzerinde seçilim baskısı oluşturabilir. Mikroplastikler bakterilerin tutunabileceği yüzeyler sağlayabilir. Biyofilmler bakterileri bir araya getirebilir. Direnç genleri ise farklı bakteriler arasında taşınabilir.
Bu süreçlerin tamamını henüz bütün ayrıntılarıyla bilmiyoruz.
Ancak bilimsel bulgular bize önemli bir uyarı veriyor:
Mikroplastik kirliliği ile antibiyotik direncini birbirinden tamamen bağımsız iki sorun olarak değerlendirmek artık yeterli olmayabilir.
Çözüm yalnızca yeni antibiyotik bulmak değil
Elbette yeni antibiyotiklere ihtiyacımız var.
Bilim insanları yeni etki mekanizmalarına sahip moleküller geliştirmek, dirençli bakterilerin zayıf noktalarını bulmak ve mevcut antibiyotikleri daha etkili kullanmak için yoğun biçimde çalışıyor.
Fakat yalnızca yeni antibiyotik üretmek sorunu çözmeyecektir.
Çünkü bakteriler yeni antibiyotiklere de zaman içinde direnç geliştirebilir.
Bu nedenle bir taraftan yeni ilaçlar geliştirirken diğer taraftan elimizdeki antibiyotikleri korumamız gerekiyor.
Gereksiz antibiyotik kullanımını azaltmalıyız.
Viral enfeksiyonlarda antibiyotik kullanılmaması gerektiğini toplumun her kesimine anlatmalıyız.
Hayvancılık ve tarımda antibiyotik kullanımını bilimsel esaslara göre yönetmeliyiz.
Atık suları daha etkin biçimde izlemeliyiz.
Ve artık çevresel araştırmalarda mikroplastikler ile antibiyotik direnci arasındaki ilişkiyi de dikkate almalıyız.
Antibiyotikler gelecek nesillerin mirasıdır
Belki de konuya bakış açımızı değiştirmemiz gerekiyor.
Antibiyotik yalnızca bugün kullandığımız bir ilaç değildir.
Antibiyotikler, gelecek nesillerin de kullanması gereken ortak bir sağlık mirasıdır.
Bugün gereksiz kullandığımız bir antibiyotik, dirençli bakterilerin seçilmesine katkıda bulunabilir.
Çevreye bıraktığımız antibiyotik kalıntıları ve direnç genleri ise bizim yaşadığımız çevreyle sınırlı kalmayabilir.
Mikroplastikler de bu karmaşık çevresel döngünün yeni ve henüz tam olarak anlaşılmamış bir parçası olarak karşımıza çıkıyor.
Bu nedenle antibiyotik direnci artık yalnızca farmakolojinin veya enfeksiyon hastalıklarının konusu değildir.
Bu konu aynı zamanda kimyanın, biyolojinin, çevre bilimlerinin, su yönetiminin, veterinerliğin, tarımın ve halk sağlığının ortak sorunudur.
Gelecekte başarılı olmak istiyorsak yalnızca bakteriye karşı değil, direncin ortaya çıkmasını ve yayılmasını kolaylaştıran bütün çevresel koşullara karşı mücadele etmeliyiz.
Çünkü bakteriler değişiyor.
Bilim de geçirmek zorunda.
Ve belki de antibiyotik çağını sona erdirmemenin yolu, daha fazla antibiyotik kullanmak değil; elimizi daha az antibiyotiğe götürmek, elimizdeki antibiyotikleri korumak ve çevremizdeki görünmeyen direnç mekanizmalarını zamanında fark etmektir.
Kaynaklar
1. World Health Organization (WHO). The World Health Assembly adopts updated Global Action Plan on Antimicrobial Resistance (2026–2036). 25 May 2026.
2. Antimicrobial resistomes in plastisphere-associated microbes over aged low-density polyethylene microplastics in the Haora River of Tripura, India. Water Environment Research, 2026.
Bazı insanlar çağları aşar. Onları yalnızca kendi dönemlerinin insanı olarak değerlendiremeyiz; çünkü bıraktıkları eser hâlâ elimizde, bıraktıkları soru hâlâ zihnimizdedir. İbn-i Sînâ işte böyle bir isimdir. 17–23 Ağustos İbn-i Sînâ Haftası vesilesiyle onu yeniden hatırlamak, hem akademisyenlerimiz hem de tıp öğrencilerimiz için önemli bir fırsat.
Aslında herkesin hatırlaması gerekiyor.
Yaklaşık bin yıl önce yaşamış bir şahsiyetten söz ediyoruz. Ama onu gerçekten tanımak için tarihini ezberlemek yetmez; onu merak etmek, sorgulamak, yöntemini anlamaya çalışmak gerekir.
Bir gencin merakından doğan bilim
Hayat hikâyesine baktığımızda, henüz 16 yaşlarında tıp ve fizyolojiyle ilgilenmeye başladığını, kısa sürede önemli bir bilgi birikimine ulaştığını ve deneyler yaptığını görüyoruz. Onu yalnızca “çok şey bilen bir hekim” olarak tanımlamak eksik kalır; çünkü asıl önemli olan bilgiye nasıl ulaştığıdır.
Bilgi, deneyle anlam kazanır. O tarihte gözlem yapan, deneyler gerçekleştiren ve elde ettiği sonuçları hastaların tedavisinde kullanmaya çalışan genç bir bilim insanı düşünün. Gözlem yapıyor, deneylerden yararlanıyor, elde ettiği sonuçları değerlendiriyor ve buradan genel sonuçlara ulaşmaya çalışıyordu.
Bugünkü bilimsel düşüncenin temelinde de gözlem, sorgulama ve kanıt arayışı yok mu?
Tıp öğrencilerime burada durup düşünmelerini isterim: Diploma bir bitiş çizgisi değil, bir başlangıç noktasıdır. Dün tedavi edilemeyen hastalıklar bugün tedavi edilebiliyor; dün bilinmeyen mekanizmalar bugün moleküler düzeyde açıklanabiliyor.
İyi bir hekim “Ben biliyorum” diyen değil, “Daha ne öğrenebilirim?” diye soran hekimdir.
Disiplinler arasındaki buluşma noktası
İbn-i Sînâ’nın hayatında yalnızca tıpla uğraşan bir hekim görmeyiz. Felsefe, mantık, matematik, fizik, astronomi — hepsiyle ilgilenmiş. Bugünün multidisipliner bilim anlayışını düşündüğümüzde, İbn-i Sînâ’nın bu çok yönlü yaklaşımı dikkat çekici bir örnek olarak karşımıza çıkıyor.
Bir ilacın geliştirilmesi bugün de tek bir bilim dalının işi değil. Kimya, biyoloji, toksikoloji, moleküler biyoloji, biyoinformatik, istatistik, yapay zekâ ve hesaplamalı bilimler gibi daha bir çok bilim ile çoğu zaman aynı araştırma sorusunun etrafında buluşuyor.
Büyük bilim, çoğu zaman dalların birbirinden ayrıldığı yerde değil, birbiriyle buluştuğu noktada ortaya çıkar.
Kaynaklara göre, Buhara’daki saray hekimliği döneminde hastalanan hükümdarı tedavi etmiş ve bu başarının ardından saray kütüphanesindeki tıp eserlerine erişim imkânı bulmuş. Burada dikkat çekici olan bir hükümdarın iyileşmesi değil; İbn-i Sînâ’nın bu fırsatı daha fazla öğrenmek için kullanmasıdır.
Tıp neden yapılır?
İbn-i Sînâ’nın hastalarını kazanç için değil, iyilik ve insan yararı amacıyla tedavi ettiği aktarılır.
Aradan bin yıl geçmiş olsa da bu, tıp mesleğinin en temel sorusunu bugün de karşımıza koyuyor:
Tıp neden yapılır?
Elbette modern tıp artık yalnızca hekimin kişisel deneyimine dayanamaz. Kanıta dayalı tıp, klinik araştırmalar, etik kurullar, istatistiksel değerlendirmeler ve hasta güvenliği bugünün sağlık sisteminin vazgeçilmez parçaları.
Ama bütün bu yapının merkezinde hâlâ aynı insan var:
Hasta.
Bilim ne kadar teknolojik hâle gelirse gelsin, insan odaklılığını kaybetmemeli.
Bugünün laboratuvarında bin yıllık soru
İbn-i Sînâ’nın karşılaştığı sorunlarla bizim bugün karşılaştığımız sorunlar aynı değil elbette. O dönemde genetik, mikrobiyota, kanser biyolojisi ya da yapay zekâ destekli ilaç tasarımı gibi şeyler bilinmiyordu. Bugün elimizde olağanüstü teknolojiler var. Ama teknoloji tek başına bilim değildir; bilim, teknolojiyi doğru sorularla buluşturabilme sanatıdır.
Laboratuvarlarımızda molekülleri nanometre düzeyinde inceliyor, yeni ilaç adayları sentezliyor, yapay zekâyla moleküler etkileşimleri tahmin ediyor, kanser hücrelerinin davranışını araştırıyoruz. Bütün bunlar aslında bin yıl önce sorulan aynı temel sorunun modern araçlarla sürdürülmesi:
İnsan sağlığını nasıl daha iyi koruyabiliriz?
Son söz: bizden sonra ne kalacak?
İbn-i Sînâ 57 yaşında hayata veda etti; ama düşünceleri yüzyıllar boyunca yaşamaya devam etti ve eserlerini hala okuyoruz. Çünkü bir bilim insanının gerçek ömrü, biyolojik ömründen çok daha uzundur.
Bu yüzden özellikle genç meslektaşlarıma sormak isterim: Bizden sonra hangi bilgi kalacak? Hangi araştırmamız bir genç bilim insanına ilham verecek? Hangi çalışmamız bir hastanın hayatına dokunacak?
17–23 Ağustos İbn-i Sînâ Haftası vesilesiyle, tıp tarihimizin bu büyük ismini saygıyla anıyor Allah’tan rahmet diliyorum.
Bugünkü köşe yazımda hepimizin malumu olan, aslında çok iyi bildiğimiz halde tepki göstermekten çekindiğimiz acı bir gerçekten bahsetmek istiyorum.
Özellikle bazı il ve ilçe müftülüklerinde göreve yeni başlayan din görevlilerimize, daha işe başlama evraklarıyla birlikte Diyanet-Sen üyelik formlarının da adeta bir zorunlulukmuş gibi imzalattırıldığına şahit oluyor, duyuyoruz. Maalesef bu duruma zamanla alıştırıldık. Fakat geçenlerde bir hoca hanımın anlattıklarını duyunca adeta şok oldum.
Diyanet-Sen’in bir şube başkanı, yeni göreve başlayan ve sendikaya üye olmak istemeyen Kur’an kursu öğreticisi hoca hanımlara çok sert bir şekilde çıkışarak şu ifadeleri kullanmış:
“Siz 28 Şubat’ı yaşamadınız, bilmezsiniz; biz yaşadık! Biz sizler için mücadele ederken siz neden üye olmuyorsunuz? Biz olmasaydık sizler ezilecektiniz, sizin yaptığınız nankörlüktür!”
Şimdi bu sözleri sarf eden o zata huzurunuzda sormak isterim:
Merhum Erbakan Hocamıza gözdağı vermek için Sincan’da tanklar yürütülürken siz neredeydiniz? Başörtüsüne özgürlük için bizler meydanlarda dondurucu soğuklarda mücadele verirken siz neredeydiniz?
Ne yazık ki malum sendika, artık hizmet sendikacılığı yapmak yerine “tehdit ve vaat sendikacılığı” yapmaya başladı. Nitekim bir şube başkanının sosyal medyada kullandığı “Biz olmasaydık siz yargı yoluna gidemezdiniz” tarzındaki kibirli açıklamalara da hep birlikte şahit olduk.
Yine İstanbul’da Diyanet-Sen’den istifa eden bir hocamızı, ilçe müftülüğünün hac ve umreden sorumlu şube müdürünün arayarak; “Hocam neden istifa ettin? İstifanı geri al, seni umreye gönderelim” demesi, bulundukları devlet makamını bir sendikanın menfaati için nasıl araçsallaştırdıklarının en somut ispatıdır. Kamu makamları, bir sendikanın üye devşirme ofisi değildir!
Kıymetli dostlar;
Sözlerimi bitirirken bir hakkı da teslim etmek gerekir. Şüphesiz ki işini layıkıyla yapan, sendikal ayrım gözetmeksizin her kurum çalışanına eşit mesafede duran ve diyaloğu mükemmel olan çok kıymetli il/ilçe müftülerimiz ve şube müdürlerimiz de var.
Aynı şekilde Diyanet-Sen içerisinde de samimiyetle çalışan, ürettiği projelerle ön plana çıkan, diğer sendikalarla nezaket çerçevesinde diyalog kuran ve sendikasından istifa edenlere kin gütmeyip anlayış gösteren şube başkanlarımız da mevcut. Onları bu üsluptan ve anlayıştan tenzih ediyorum.
Ancak kurumsal gücü ve dini duyguları bir baskı unsuru haline getiren, “biz olmasaydık siz hiçtiniz” kibriyle hareket eden zihniyete artık “dur” deme zamanı gelmiştir. Din görevlisi özgür iradesiyle karar verir; tehdit ile değil, adalet ve samimiyetle yönetilir.
Kendi kendime sorular sordum ve geçmişime daldım, “bugünde böyle olsun” dedim ve kalemimi elime aldım.
Yaşadığım şehri şehir yapan ne idi?
Yolları mı?
Binaları mı?
Alışveriş merkezleri mi?
Bence hayır…
Bir şehri şehir yapan; o şehrin insanı idi, kültürü idi, geçmişi idi, hatıraları idi.
Doğduğum şehir Yozgat, sadece haritada İç Anadolu’nun ortasında duran bir şehir değildi. Burası dedelerimizin, babalarımızın alın teridir, ninelerimizin duaları idi, çocukluğumuzun geçtiği sokaklardı, yani tarihimizdi, geçmişimizdi.
Eskiden mahallede, yürüdüğümüz sokaklarda herkes birbirini tanırdı.
Kapılar kilitlenmezdi, çok rahatlıkla herhangi bir evden bir bardak su isteyebilirdik.
Komşunun derdi bizim derdimizdi. Bir anda çevresinde dağ gibi olurduk.
Bir evde düğün varsa bütün mahalle orada idi.
Bir cenaze varsa herkes omuz verirdi.
İşte Yozgat’ın ya da Anadolu’daki herhangi bir şehrimizin gerçek zenginliği buydu.
Bugün teknoloji gelişti…
Zenginleştik…
Evler büyüdü…
Ama gönüllerimiz küçüldü sanki.
Eskiden cumbalı konakların pencerelerinden ya da kerpiçli evlerden çocuk sesleri yükselirdi. Bahçelerde tandırlar yanar, komşular birbirine sıcak ekmek gönderirdi. Kokusunu hala hissediyorum, tadını ise asla unutamadım. Şimdi o konakların çoğu sessiz, kerpiç evler zaten yıkılmış. O sokaklardan geçenler ise onların anlattığı hikâyeleri bilmiyor. Sessizliğe bürünmüş her yer…
Oysa her konağın bir hatırası, her sokağın bir hikâyesi vardır.
Yozgat’ın mutfağını ise anlatamazsınız ki, tatmalısınız.
Mesela madımak sadece bir yemek değildir.
Arabaşı sadece bir çorba değildir.
Tandır kebabı sadece et değildir. Testi kebabı çok farklı bir şey.
Onlar, aynı sofranın etrafında toplanan ailelerin sevgisidir. Tek başınıza zaten bir anlam ifade etmez…
Bir başka güzelliğimiz de türkülerimizdir.
Sürmeli çalınca, gurbeti yaşamayan bile içinden bir şeylerin koptuğunu hisseder. Dalar gidersiniz.
Halay başladığında insanlar sadece oyun oynamaz. Omuz omuza vermeyi öğrenir. Birlik olmayı öğrenir.
Yozgat’ın en büyük serveti ne diye sorsalar? “Ne altındadır ne de toprağındadır” derim
En büyük serveti insanıdır.
Çalışkan insanıdır.
Dürüst insanıdır.
Vefalı insanıdır.
Ama üzülerek görüyorum ki bugün gençlerimiz birer birer başka şehirlere gidiyor ve yukarıda saydıklarım meziyetler ise bir bir yok oluyor. İnsanlar farklılaşıyor, bencilleşiyor.
Köylerimiz yaşlanıyor ve boşalıyor.
Esnafımız eski günleri özlüyor para gelmeyince bocalıyor.
El sanatlarımız unutuluyor.
Çocuklarımız dedelerinin anlattığı hikâyeleri artık bilmiyor hatta dinlemekte istemiyor.
İşte asıl kaybetmememiz gereken budur yani kültürümüzdür.
Çünkü kültürünü kaybeden toplumlar, zamanla kimliklerini de kaybederler. Boşluğa düşerler.
Bizim asıl görevimiz çocuklarımıza bu toprakların hikâyesini anlatmak ve yaşamaktır.
Onlara Yozgat’ın yada doğduğu şehrin neden özel bir şehir olduğunu öğretmektir.
Çünkü insan doğduğu yeri sever.
Ama tanıdığı kadar anlatıldığı kadar sever.
Bildiği kadar sahip çıkar.
Gelin…
Yozgat’ı ya da yaşadığınız yeri yeniden keşfedelim.
Eski konaklarımızı gezelim.
Türkülerimizi dinleyelim.
Yöresel yemeklerimizi çocuklarımıza öğretelim, beraberce yiyelim.
Köylerimizi unutmayalım. Gidip peynirlerinin tadına bakalım, yoğurdunu yiyelim.
Büyüklerimizin anlattığı hatıraları kayıt altına alalım. Çizgi filmlerini yapalım.
Çünkü bir gün onlar olmayacak.
Ama onların anlattıkları kalacak.
Yozgat’ın geleceğini kurtaracak olan devasa yatırımlar ile beraber geçmişine sahip çıkan insanları da yetiştirelim.
Unutmayalım…
Ağacın kökü ne kadar sağlam olursa, dalları da o kadar göğe uzanır.
Geçtiğimiz günlerde din görevlilerimiz arasında yaşanan, ilk bakışta “iki eski dostun dertleşmesi” gibi duran ama satır araları eşelendiğinde taşra idaresindeki yapısal çürümeyi, sendikal baskıyı ve bürokratik vurdumduymazlığı gözler önüne seren vahim bir olaya şahit olduk.
Olay, Zonguldak’ın Ereğli ilçesinde geçiyor. Uzun yıllar sendikamız bünyesinde üst yönetim kademelerinde de bulunmuş, bu davaya emek vermiş bir din görevlisi hocamız, ani bir kararla sendikamızdan istifa ediyor. Teşkilat olarak durumun arka planını nezaketle sorup kendisine bir belge ulaşmadığını belirttiğimizde, hocamızın verdiği yazılı cevap adeta taşra bürokrasisinin bir “itirafnamesi” niteliğindedir:
“Evet hocam istifa ettim çünkü Ereğli Müftüsüne söz vermiştim ve Zonguldak İl Müftü Yardımcısına da söz verdim… Ereğli’ye gelince onları 8 ay oyaladım ama peşimi bırakmadılar hocam, o yüzden kusura bakmayasın…”
Şu ifadelere bakar mısınız? Bir din görevlisi, mihrabı ve minberi emanet aldığı idari amirleri tarafından tam 8 ay boyunca ablukaya alınıyor. “Peşimi bırakmadılar” feryadı, aslında taşrada kurulmuş olan o amir nüfuzunun, mobbingin ve psikolojik baskının açık bir itirafı değil de nedir?
Topu Taca Atma Sanatı: Mahalline Sevk Etmek
Tekbir-Sen olarak bizler, anayasal bir hakkın engellenmesi ve görevin kötüye kullanılması niteliğindeki bu açık beyanı, ekran görüntüsünü de ekleyerek Diyanet İşleri Başkanlığı Disiplin Daire Başkanlığı’na resmi bir suç duyurusuyla taşıdık. Beklentimiz neydi? Ankara’dan bağımsız, tarafsız bir müfettiş heyetinin (Rehberlik ve Teftiş Başkanlığı) gelmesi ve bu iddiaları titizlikle incelemesiydi.
Peki ne oldu? Disiplin Daire Başkanlığı, ne hikmetse sendikamızdan ne zaman somut delilli bir şikâyet gitse yaptığı gibi, o meşhur ve konforlu bürokrasi refleksiyle dosyayı hop diye “mahalline sevk etti.” Yani şikâyet edilen müftünün, müftü yardımcısının evrakını, yine onların başında bulunduğu Zonguldak İl Müftülüğü’ne “Bir bakın bakalım” diye gönderdi. Kuzuyu kurda emanet etmek dedikleri tam olarak budur!
Zonguldak İl Müftülüğü de kendisinden bekleneni harfiyen yerine getirdi ve adeta bir aklama aparatı gibi hareket ederek şu trajikomik cevabı verdi: “Efendim, personelin bu mesajı atmasının tek amacı, sendikanın kendisinden uzak durmasını sağlamaktır.” Yani müftülük diyor ki, “Biz baskı yapmadık, bizim memurumuz yalan söylüyor, bizi alet ederek sendikasını atlatmaya çalışıyor.”
Tekbir-Sen Genel Başkanı olarak, müftülüğün bu akıl dışı savunmasını bir an için doğru kabul ederek devlet memurluğu hukukunu bilen herkes adına şu can alıcı soruları soruyorum:
657 sayılı Devlet Memurları Kanunu ve disiplin mevzuatı ortadadır. Eğer bu din görevlisi, idari amirlerine (İlçe Müftüsüne ve İl Müftü Yardımcısına) “bana baskı yaptılar, söz aldılar” diyerek iftira attıysa, kurumun itibarını ve amirlerinin şerefini lekelediyse, müftülüğünüz bu personel hakkında neden derhal idari ve disiplin soruşturması başlatmadı?
Kendi amirlerine yazılı olarak “iftira atan” bir memuru korumak, kollamak ve hakkında hiçbir işlem yapmamak Diyanet’in hangi idare anlayışına, hangi adalet terazisine sığmaktadır?
Eğer memura işlem yapılmıyorsa, bu sessizlik aslında mesajdaki o 8 aylık amir baskısının zımnen itiraf edilmesi anlamına gelmez mi?
Anayasa’nın güvence altına aldığı sendikal özgürlük, 4688 sayılı Kanun’un 18. maddesiyle koruma altındadır. Hiçbir müftü, hiçbir müftü yardımcısı ya da idari amir, devletin kendisine verdiği yetkiyi bir sendikanın “üye devşirme ajansı” gibi kullanamaz. Memurlar arasında sendikasına göre ayrım yapmak, 657 sayılı Kanun’un 7. maddesindeki “Tarafsızlık” ilkesinin açık ihlalidir ve TCK 118 uyarınca net bir suçtur.
Diyanet İşleri Başkanlığı üst yönetimi ve Sayın Başkanımız, taşradaki bu ahbap-çavuş ilişkilerine, dosyaları mahalle göndererek örtbas etme kolaycılığına artık dur demelidir. Taşrada din görevlilerini sendikal tercihleri üzerinden baskı altına alan, rehberlik etmek yerine adeta birilerinin sendika temsilcisi gibi çalışan amirler, Diyanet’in kurumsal vakarına en büyük zararı vermektedir.
Tekbir-Sen olarak bu konunun basit bir istifa meselesi olmadığını, taşrada hukukun nasıl askıya alınmaya çalışıldığının somut bir vesikası olduğunu haykırıyoruz. Diyanet İşleri Başkanlığı müfettişleri derhal Zonguldak’a gitmeli, bu kurulan çelişkili tezgahı gün yüzüne çıkarmalıdır. Ankara’da topu taca atanlar bilmelidir ki; adalet taca atılamaz, üyemizin de teşkilatımızın da hakkını sonuna kadar savunacağız!
Bazı şehirler yer altındaki madenleriyle özdeşleşir ve zenginleşir, bazıları ise sanayisiyle büyür.
Bazı şehirler ise sahip oldukları doğal zenginliklerin henüz farkına tam varamamıştır. Bana göre Yozgat da bu şehirlerimizden biridir.
Geçtiğimiz günlerde Hitit Üniversitesi ev sahipliğinde gerçekleştirilen VI. Ulusal Tarım ve Gıda Çalıştayı’nda hem çağrılı konuşmacı oturumlarında moderatörlük yapma hem de “Yozgat Yöresine Ait Bazı Tıbbi ve Aromatik Bitkiler ve Kullanım Alanları” başlıklı sunumumu gerçekleştirme fırsatı buldum. Çalıştay boyunca yapılan sunumlar bir kez daha gösterdi ki; geleceğin en stratejik alanlarından biri artık yalnızca tarım değil, bio-ekonomi ve bio-inovasyondur.
Bugün dünya, petrol kadar değerli yeni bir kaynağın peşinde koşuyor: Biyoaktif doğal bileşikler.
İlaç sanayi, kozmetik sektörü, fonksiyonel gıdalar, biyopolimerler, çevre dostu ambalajlar ve yeşil nanoteknoloji artık doğal bitkilerden elde edilen etkin maddeler üzerine kuruluyor. Avrupa Birliği’nin milyarlarca avroluk araştırma fonları da tam olarak bu alanlara yönelmiş durumda. Her gün yeni bir hibe programı ile karşılaşabiliyorsunuz.
Peki Yozgat bu yarışın neresinde? Ya da bu yarışa dâhil miyiz?
Aslında Yozgat, sanıldığından çok daha büyük bir potansiyele sahiptir. Sahip olduğumuz doğal zenginlikleri bilim, teknoloji ve inovasyonla buluşturabildiğimiz takdirde, ilimiz yalnızca tarımsal üretimde değil, yüksek katma değerli ürünlerin geliştirildiği bir merkez hâline gelebilir. Bunun en güzel örneklerinden biri de Yozgat Lavanta Adası’dır. Bu eşsiz alan, doğru planlama ve bilimsel yaklaşımlarla sadece doğa turizmine katkı sağlayan bir destinasyon olmakla kalmayacak; kozmetik, fitoterapi, aromaterapi ve ilaç sanayisine hammadde sağlayan stratejik bir üretim merkezi olma potansiyeli de taşıyacaktır.
Bunun yanında, yıllardır yürütülen bilimsel araştırmalar Yozgat florasının tıbbi ve aromatik bitkiler bakımından son derece zengin olduğunu ortaya koymaktadır. Lavantanın yanı sıra kekik, çördük (Sideritis montana), civanperçemi, gülhatmi, rezene, ıhlamur ve endüstriyel kenevir gibi birçok değerli tür; içerdiği fenolik bileşikler, flavonoidler, uçucu yağlar ve diğer biyoaktif maddeler sayesinde yalnızca geleneksel halk hekimliğinde değil, modern ilaç, kozmetik, fonksiyonel gıda ve biyoteknoloji sektörlerinde de önemli kullanım alanlarına sahiptir. Bu zengin biyolojik miras, doğru Ar-Ge yatırımları ve sürdürülebilir üretim modelleriyle desteklendiğinde, Yozgat’ın ekonomik kalkınmasına ve uluslararası düzeyde rekabet gücü kazanmasına önemli katkılar sağlayacaktır.
Bu bitkileri sadece doğadan toplayıp satmaya devam mı edeceğiz, yoksa onları yüksek katma değerli ürünlere dönüştüren bir sanayi mi kuracağız?
Yozgat artık yalnızca ham madde üreten bir şehir olmamalıdır. Bitkilerimizi işleyen, standardize eden, etken maddelerini analiz eden, patent geliştiren ve dünya pazarına ürün sunan bir üretim modelini hedeflemelidir.
Üniversite, kamu kurumları, sanayi kuruluşları ve üreticilere çok büyük görevler düşmektedir.
Uluslararası standartlarda uçucu yağ distilasyon tesisleri, bitki ekstraksiyon laboratuvarları, fitokimyasal analiz merkezleri ve pilot üretim tesisleri oluşturulmalıdır.
İlave olarak, genç girişimcilere yönelik biyoteknoloji kuluçka merkezleri kurulmalı ve teknopark bünyesinde doğal ürün geliştiren start-up şirketleri desteklenmelidir.
Yozgat’ın yalnızca lavanta yağı değil;
standartlaştırılmış bitki ekstraktları,
doğal kozmetik ürünleri,
fonksiyonel gıdalar,
fitofarmasötik ürünler,
biyobozunur ambalaj hammaddeleri,
yeşil sentezle üretilmiş nanomalzemeler
geliştiren bir şehir olması hiç de uzak bir hedef değildir.
Bugün dünyada bir kilogram kaliteli uçucu yağın değeri çoğu zaman aynı ağırlıktaki birçok tarım ürününden kat kat fazladır. Asıl ekonomik değer ise yağın kendisinden çok, ondan geliştirilen patentli ürünlerde ortaya çıkmaktadır.
Yozgat Bozok Üniversitesinin endüstriyel kenevir alanındaki bölgesel ihtisaslaşması da bu vizyon açısından önemli bir avantajdır. Bu altyapının tıbbi ve aromatik bitkilerle bütünleştirilmesi, bölgeyi biyoteknoloji ve doğal ürün araştırmalarında önemli bir çekim merkezi hâline getirebilir.
Elbette bu dönüşüm yalnızca bilim insanlarının çabasıyla gerçekleşemez.
Yerel yönetimlerin, valiliğin, kalkınma ajanslarının, üreticilerin, yatırımcıların ve sanayicilerin ortak bir vizyon etrafında buluşması gerekir.
Yozgat’ın geleceği için hazırlanacak bir “Tıbbi ve Aromatik Bitkiler Master Planı”, önümüzdeki 20-30 yılın ekonomik yol haritası adım adım çıkarılmalıdır.
Artık sadece buğday üreten değil;
bilgi üreten,
patent üreten,
yüksek teknoloji üreten,
ihracat yapan,
marka oluşturan
bir Yozgat hayal etmek zorundayız.
Çünkü geleceğin zenginliği yalnızca toprağın altında değil, toprağın üzerinde yetişen bitkilerde ve onları bilgiyle buluşturabilen insan kaynağındadır.
Ben inanıyorum ki doğru yatırımlar, bilimsel araştırmalar ve ortak akılla Yozgat; Türkiye’nin tıbbi ve aromatik bitkiler, biyoteknoloji ve bio-inovasyon alanında örnek gösterilen şehirlerinden biri olabilir.
Yeter ki elimizdeki zenginliğin farkına varalım.
Toprağımız bereketli, bitkilerimiz güçlü, bilim insanlarımız üretken olsun…
Türkiye’de kamu çalışanlarının geleceği, adalet ve eşitlik ilkelerinden uzaklaşan bir emeklilik sistemi ile karşı karşıyadır. Bugün kamuda aynı odada, aynı unvanla, aynı sorumluluk altında yan yana çalışan iki memurun emekli olduklarında alacakları maaşlar arasında adeta bir uçurum bulunmaktadır. Bu adaletsizliğin miladı; 1 Ekim 2008 tarihidir.
Bu tarihten önce göreve başlayanlar ile sonra başlayanlar arasındaki bu devasa fark, sadece sosyal bir adaletsizlik değil, aynı zamanda anayasal hakların ve çalışma barışının açık bir ihlalidir.
1. Hukuki ve Teknik Açıdan Eski ve Yeni Sistem Arasındaki Uçurum
2008 yılından önce ve sonra işe giren memurların emeklilik hakları iki tamamen farklı kanuna tabidir ve adaletsizlik de tam olarak bu yasal zeminlerin farklılığından doğmaktadır:
2008 Öncesi Girişliler (5434 Sayılı Emekli Sandığı Kanunu): Bu sisteme tabi olan memurların emekli aylığı; derece, kademe, ek gösterge, taban aylığı ve kıdem aylığı gibi “gösterge unsurları” üzerinden hesaplanır. Aylık Bağlama Oranı (ABO) ilk 25 yıl için %75, sonraki her yıl için %1 artırılır. En önemlisi, memurun çalışırken aldığı maaş unsurları emekliliğine büyük oranda yansıtılır.
2008 Sonrası Girişliler (5510 Sayılı Kanun / 4/c): Ekim 2008’den sonra işe girenler ise “işçi ve esnaf” mantığıyla kurgulanan bir sisteme dahil edilmiştir. Emekli aylığı, çalışma hayatı boyunca ödenen “Prime Esas Kazanç (PEK)” tutarına göre hesaplanır. En büyük hak kaybı ise Aylık Bağlama Oranında (ABO) yaşanmıştır. Eski sistemdeki yüksek oranlar terk edilmiş, ABO her yıl için %2’ye (25 yıl için %50’ye) sabitlenmiştir.
Hukuki Çelişki: Çalışırken yapılan ek ödemeler, tazminatlar ve seyyanen artışların büyük kısmı prime esas kazanca dahil edilmediği için, 2008 sonrası işe giren bir memurun emekli aylığı hesaplanırken gerçek kazancı yok sayılmaktadır. Bu durum, anayasanın “Ücrette Adalet Sağlanması” (Madde 55) ve “Eşitlik İlkesi” (Madde 10) ile doğrudan çelişmektedir. Aynı devlet çatısı altında, aynı unvanda emek veren iki vatandaştan birine sırf işe giriş tarihi yüzünden neredeyse yarı yarıya düşük emekli maaşı reva görülmesi kabul edilemez.
2. “Tüm Kazanımları Biz Elde Ettik” Diyenlerin Derin Sessizliği
Yıllardır meydanlarda, televizyon ekranlarında ve broşürlerde kamu çalışanlarının tüm haklarını kendilerinin aldığını iddia eden, her toplu sözleşmeyi bir “başarı hikayesi” gibi pazarlayanlar, bugün 2008 sonrası işe giren yüz binlerce memurun geleceği karartılırken derin bir sessizliğe gömülmüşlerdir.
Kazanımlarla övünmek kolaydır; ancak gerçek sendikacılık, memurun geleceğini ipotek altına alan yasal düzenlemeler karşısında dimdik durmayı, masayı gerekirse devirmeyi ve sokakta hakkı aramayı gerektirir. Kamu çalışanları her geçen gün yoksullaşırken, emeklilik hayalleri ellerinden alınırken sus pus yerinde oturanlar, bu mağduriyetin en büyük ortaklarıdır.
3. Asıl Sorumlu Malum Sendikalar Değil, Onları Yetkili Kılan Kamu Çalışanlarıdır
Burada iğneyi kendimize, çuvaldızı başkasına batırmak zorundayız. Aslında mevcut teslimiyetçi, memuru masada bırakan malum sendikaların hiçbir suçu yoktur. Onlar misyonlarını oynamakta, güç sahiplerinin çizdiği sınırların dışına çıkmamaktadır. Asıl suç; bu etkisiz, basiretsiz ve memurun hakkını savunmaktan aciz sendikalara üye olmaya devam eden, onları “yetkili ama etkisiz” konumda tutan kamu çalışanlarının kendisindedir.
Bir sendika, gücünü üye sayısından alır. Eğer siz haklarınızı geriye götüren, emekli maaşınızı kuşa çeviren düzenlemelere ses çıkarmayan bir yapıya aidat ödemeye ve üye kalmaya devam ederseniz, o yapıya “Ben halimden memnunum, haklarımı masada bırakmaya devam edebilirsin” mesajı vermiş olursunuz.
Toplu sözleşme masasında memuru enflasyona ezdiren,
2008 sonrası girişlilerin emeklilik hakkı gasp edilirken kafasını kuma gömen,
Kariyer basamakları, ek gösterge ve seyyanen zam oyunlarıyla memuru oyalayan yapılara verilen her bir üyelik desteği, gelecekte yaşanacak daha büyük mağduriyetlerin davetiyesidir.
Sonuç: Sil Baştan Bir Reform Kaçınılmazdır
Türkiye’deki emeklilik sistemi, yamalı bohça formundan çıkarılmalı ve “tek tip, adil ve insani” bir anlayışla sil baştan değiştirilmelidir. 2008 öncesi ve sonrası ayrımı derhal ortadan kaldırılmalı, memurun çalışırken aldığı tüm net gelir (seyyanen ödemeler dahil) emekli keseneğine sayılmalıdır.
Ancak bu dönüşüm, masada oturan etkisiz sendikaların lütfuyla değil, kamu çalışanlarının iradesiyle gerçekleşecektir. Memurlar olarak silkelenmek, bizi temsil etmeyen yapılardan desteğimizi çekmek ve hakkımızı hukuki-örgütlü mücadeleyle aramak zorundayız. Aksi takdirde, bugün ses çıkarmayanlar, yarın emekli olduklarında açlık sınırının altında bir yaşamla baş başa kalmaya mahkum olacaklardır.
Suyun Sesini Duydum adlı kitabımda da vurguladığım gibi, su hayatın temelidir. Ancak son yıllarda gerçekleştirilen bilimsel çalışmalar, bu vazgeçilmez yaşam kaynağının görünmeyen bir tehdidi de taşıdığını ortaya koymaktadır: mikroplastikler
Mikroplastikler; plastik şişelerden, poşetlerden, sentetik tekstil ürünlerinden, araç lastiklerinden ve sayısız plastik üründen koparak çevreye yayılan, gözle görülemeyecek kadar küçük plastik parçacıklarıdır. Bugün artık okyanusların en derin noktalarında, dağların zirvelerindeki bulutlarda, insan kanında, anne sütünde ve hatta plasentada bile mikroplastiklere rastlanmaktadır.
Bilim dünyasında yapılan araştırmalar, insanların her yıl on binlerce mikroplastik parçacığını su ve gıdalar aracılığıyla vücuduna aldığını göstermektedir. Özellikle plastik şişelerde satılan suların da mikroplastik içerebildiği ortaya konulmuştur. Bu durum, içtiğimiz suyun güvenliği konusunda yeni soruları beraberinde getirmektedir.
Geçtiğimiz yıllarda PET şişeler üzerine yaptığımız çalışmalarda, plastik ambalajlardan çeşitli kimyasalların gıdalara ve içeceklere geçebildiğini göstermiştik. Bugün ise bilim insanları yalnızca kimyasalların değil, doğrudan plastik parçacıklarının da insan vücuduna ulaştığını ortaya koymaktadır.
Peki çözüm var mı?
Çin’deki Jinan Üniversitesi ve Guangzhou Tıp Üniversitesi araştırmacılarının ortaklaşa gerçekleştirdiği ve Environmental Science & Technology Letters dergisinde yayımlanan yeni bir çalışma umut verici sonuçlar ortaya koydu. Araştırmacılar, musluk suyunu 5 dakika kaynatıp 10 dakika soğuttuktan sonra süzmenin, sudaki nano ve mikroplastiklerin önemli bir kısmını uzaklaştırabildiğini belirledi.
Bu durumun arkasındaki mekanizma oldukça ilginçtir.
Sert sularda, yani litre başına 120 mg ve üzerinde kalsiyum karbonat içeren sularda, bulunan kalsiyum ve magnezyum mineralleri, kaynatma sırasında kalsiyum karbonat adı verilen katı bir yapı oluşturur. Evlerimizde çaydanlıkların veya su ısıtıcılarının içinde zamanla oluşan beyaz tabaka aslında bu kalsiyum karbonattır. Araştırmacılar, yükselen sıcaklığın kalsiyum karbonat çekirdeklenmesini mikroplastikler üzerinde hızlandırdığını ve bu parçacıkların kalsiyum karbonat birikintileri içinde kapsüllenerek çökeldiğini tespit etmiştir. Daha sonra su basit bir kahve filtresinden geçirildiğinde bu parçacıkların önemli bölümü ortamdan uzaklaştırılabilmektedir.
Araştırmanın sonuçlarına göre sert sularda mikroplastiklerin %84 ila %90’ı uzaklaştırılabilmektedir; bu oran suyun sertlik derecesiyle doğru orantılı olarak artmaktadır. Litre başına 60 mg’dan az kalsiyum karbonat içeren çok yumuşak sularda ise bu oran yaklaşık %25 düzeyinde kalmaktadır. Bu nedenle yöntemin etkinliği, suyun mineral içeriğine bağlı olarak önemli ölçüde değişmektedir.
Elbette bu yöntem bütün sorunu çözmüyor. Mikroplastikler yalnızca içme suyundan değil; soluduğumuz havadan, tükettiğimiz gıdalardan ve kullandığımız günlük ürünlerden de vücudumuza girmektedir. Ancak kaynatma yöntemi, özellikle gelişmekte olan ülkelerde düşük maliyetli ve kolay uygulanabilir bir önlem olarak dikkat çekmektedir.
Mikroplastiklerin insan sağlığı üzerindeki etkileri konusunda araştırmalar sürmekte olup bilim insanları henüz kesin bir uzlaşıya ulaşamamıştır. Bazı çalışmalar mikroplastiklerin hücre zarlarına zarar verebileceğini ve hücre ölümüne (apoptoz) yol açabileceğini öne sürerken, diğer araştırmacılar mevcut kanıtların yeterliliğini sorgulamaktadır. Bağışıklık sistemi, hormonal denge, bağırsak florası ve sinir sistemi üzerindeki olası etkiler ise araştırmacıların gündemdeki öncelikli konuları arasında yer almaktadır.
Peki bireysel olarak neler yapabiliriz?
Mümkün olduğunca tek kullanımlık plastiklerden uzak durmalıyız.
Plastik şişelerde uzun süre beklemiş suları tüketmemeliyiz.
Sıcak yiyecek ve içecekleri plastik kaplarda muhafaza etmemeliyiz.
Cam ve paslanmaz çelik ürünleri tercih etmeliyiz.
Musluk suyunu uygun koşullarda kaynatıp süzerek tüketmeyi değerlendirebiliriz.
Bazen büyük sorunlara karşı çözümler oldukça basit olabilir. Belki de her gün demlediğimiz bir bardak çayın arkasında, sağlığımızı koruyacak önemli bir bilimsel yöntem gizlidir.
Unutmayalım; su yaşamdır. Ancak temiz ve güvenli su, sağlıklı bir yaşamın vazgeçilmez şartıdır. Mikroplastiklerin giderek arttığı günümüzde, bilimsel gelişmeleri takip etmek ve günlük hayatımıza uyarlamak geleceğimiz için önemli bir sorumluluktur.
Kaynak
Yu Z, Wang JJ, Liu LY, Li Z, Zeng EY. “Drinking Boiled Tap Water Reduces Human Intake of Nanoplastics and Microplastics.” Environmental Science & Technology Letters, 2024; 11(3): 273–279. https://doi.org/10.1021/acs.estlett.4c00081
Diyanet İşleri Başkanlığı, Anadolu’nun en ücra köşesinden metropollere kadar çok geniş bir coğrafyada, toplumun manevi hayatına rehberlik eden devasa bir teşkilattır. Bu teşkilatın omurgasını ise şüphesiz camilerde, Kur’an kurslarında gece gündüz demeden görev yapan fedakar din görevlilerimiz oluşturmaktadır. Ancak sahada işlerin kusursuz yürümesi, sadece din görevlilerimizin gayretine değil, taşra teşkilatındaki idari mekanizmanın adaletine de bağlıdır.
Bugün gelinen noktada, taşra teşkilatının en kritik yönetim kademelerinden biri olan ilçe müftüleri ve şube müdürlerinin görev ve sorumluluk tanımlarının net bir şekilde yapılması, artık ertelenemez bir zorunluluk haline gelmiştir.
Mihrabın ve Minberin Destekçileri: Bir tarafta görevini bir hizmet yarışı olarak gören, din görevlisinin derdiyle dertlenen, mevzuatı zorlaştırmak için değil kolaylaştırmak için esneten, personele her konuda kol kanat geren şube müdürlerimiz var. Onlar, idareci olmanın “hakim olmak” değil, “hadim (hizmetkar) olmak” anlamına geldiğinin bilincindeler.
Mevzuatı Silah Olarak Kullananlar: Diğer tarafta ise adeta kendisini din görevlilerine zorluk çıkarmaya, tabiri caizse “zulmetmeye” adamış bir azınlık yer alıyor. Bürokratik gücü bir ego tatmini vasıtası olarak gören, din görevlisinin moral ve motivasyonunu sıfırlayan bu anlayış, sadece personele değil, Diyanet’in kurumsal itibarına da zarar vermektedir.
Aynı unvana, aynı yetkilere sahip iki memurun yönettiği ilçelerde personelin huzuru arasında dağlar kadar fark varsa, burada kişisel inisiyatiflerin ötesinde yasal bir boşluk var demektir. İdarecinin keyfi tutumu, din görevlisinin kaderi olamaz.
Çözüm: İvedilikle Net Görev Tanımı
Bir şube müdürünün yetkisi nerede başlar, nerede biter? Müftünün koordinasyon yetkisi ile şube müdürünün idari sınırları nasıl ayrışır? Bu soruların cevabı yoruma açık bırakılmamalıdır. Diyanet İşleri Başkanlığımızın, taşradaki bu yetki karmaşasını ve keyfi uygulamaları sonlandıracak adımları ivedilikle atacağına olan inancımız tamdır.
Mevzuatta yapılacak net bir görev ve sorumluluk tanımı; hem işini hakkıyla yapan idarecilerimizi koruyacak hem de yetkisini aşarak personele mobbing uygulayanların önünü kesecektir.
Tekbir-Sen Olarak Sözümüzdür
Bizler Tekbir-Sen olarak, Diyanet çalışanlarımızın sahada yaşadığı sorunları, uğradıkları haksızlıkları ve idari baskıları gayet iyi biliyoruz. Sendikacılığı sadece koltuk icraatı olarak görmüyor; personelin huzurunun, din hizmetinin kalitesini doğrudan etkilediğine inanıyoruz.
Diyanet personelinin hakkını, hukukunu ve çalışma barışını korumak adına dün olduğu gibi bugün de sesimizi yükseltmeye, çözüm yolları üretmeye ve bu uğurda cesur adımlar atmaya kararlılıkla devam edeceğiz. Müftülükler ceza kesme merci değil, rehberlik ve koordinasyon merkezleri olmalıdır.
Unutulmamalıdır ki; mihraptaki imamın, kürsüdeki vaizin, sınıftaki Kur’an kursu öğreticisinin huzurlu olmadığı bir sistemde, topluma verimli bir din hizmeti sunulamaz. İdari reform, tam da bu huzuru tesis etmek için bugün elzemdir.