Makamlar Ego Tatmin Yeri Değil, Millete Hizmet Kapısıdır!

“Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.”

İslam dininin yönetim, iletişim ve insan ilişkilerindeki temel vizyonunu çizen bu kutlu hadis-i şerif, ne yazık ki bugün bizzat bu dini tebliğ etmek ve yaşatmakla mükellef kurumların bazı kademelerinde unutulmaya yüz tutmuştur. Din görevlilerimizin mihrapta, kürsüde, minberde gece gündüz demeden yürüttüğü ulvi görev, maalesef bazı il/ilçe müftüleri ve şube müdürlerinin mevzuatı aşan şahsi engellemeleriyle sekteye uğratılmaktadır.

Geçtiğimiz günlerde Tekbir-Sen olarak şahit olduğumuz ve bizzat bir din görevlimizin Kurban Bayramı idari izni esnasında yaşadığı mobbing vari tutum, bardağı taşıran son damla olmuştur. Bir şube müdürünün, personeline kanuni hakkı olan idari izni kullandırtmamak adına “Cuma namazında caminde ol, bayramın birinci günü izin kullanamazsın” gibi hiçbir hukuki dayanağı olmayan, tamamen keyfi ve kanun dışı söylemlerde bulunması kabul edilemez.

Açıkça sormak istiyoruz: Müftülükler, bazı yöneticilerin egolarını tatmin etme ve memurlar üzerinde tahakküm kurma makamları mıdır?

İzin Hakları Amirlerin Tekelinde Değildir, Kanuni Temirlerdir!

Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir ve hiçbir amir, maiyetindeki personelin kanuni haklarını kendi rızasına veya keyfine bağlayamaz.

  • 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 10. Maddesi açıkça der ki: “Amir, maiyetindeki memurlara hakkaniyet ve eşitlik içinde davranır. Amirlik yetkisini kanun, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ve yönetmeliklerde belirtilen esaslar içinde kullanır.”
  • Yine aynı kanunun Yıllık ve Mazeret İzinleri başlığı altındaki maddeler ve Cumhurbaşkanlığı tarafından yayımlanan İdari İzin Genelgeleri, tüm devlet memurlarını kapsadığı gibi din görevlilerimizi de kapsar. İdari izin, devletin en üst kademesi tarafından verilen toplu bir haktır; taşradaki bir şube müdürünün bu hakkı tırpanlama yetkisi yoktur.

Din görevlisi izne çıkacağı zaman önüne sürülen “Cumayı kim kıldıracak?”, “Yerine adam buldun mu?” soruları, kurumsal bir yönetim acziyetinin itirafıdır. Diyanet İşleri Başkanlığı Taşra Teşkilatı Görev Yönetmeliği uyarınca, personelin izinli veya raporlu olduğu dönemlerde camilerdeki ibadet hizmetlerinin aksamaması için gerekli planlamayı ve görevlendirmeyi yapmak din görevlisinin değil, müftülüğün ve o şube müdürünün asli görevidir. Memura kendi hakkını kullanabilmesi için şart koşmak, görevi ihmal etmektir.

Hukuksuzluğa Karşı Kaymakamlık, DİB ve Cumhurbaşkanlığı Nezdinde Mücadele

Nitekim bu haksızlığa karşı sessiz kalmayarak İlçe Kaymakamlığına müracaat edilmesi ve sonrasındaki mutat toplantıda ilçe müftüsünün “Müftülük olarak planlama yapacağız, dileyen idari iznini kullanabilir” şeklindeki sağduyulu açıklaması, yapılan hatadan dönülmesi adına olumludur. Ancak bu durum, taşrada yaşanan yapısal ve zihniyet kaynaklı problemleri tamamen ortadan kaldırmamaktadır.

Tekbir-Sen olarak, din görevlilerimizi köle, kendilerini ise buyrukçu ilan eden bu zihniyete karşı sesimizi en gür şekilde çıkarmaya devam edeceğiz. Bu doğrultuda;

  1. Söz konusu şube müdürünün mevzuat dışı ve keyfi tutumu hakkında Diyanet İşleri Başkanlığımıza resmi şikayette bulunulmuştur.
  2. İzinler konusunda din görevlilerine zorluk çıkaran, kurum aidiyetini zedeleyen tüm müftülükler ve idareciler hakkında Cumhurbaşkanlığı (CİMER) düzeyinde gerekli yasal girişimler başlatılmıştır.

Din Görevlileri Asla Yalnız Değildir!

Diyanet İşleri Başkanlığımızın, taşra teşkilatlarında kronikleşmeye başlayan bu “izin krizi” ve “amir baskısı” hususunda ivedi bir şekilde müftülükleri uyaran net bir genelge yayımlamasını talep ediyoruz.

Kimse din görevlilerimizin sahipsiz olduğunu sanmasın. Birileri koltuklarından güç alıp ego tatmin etsin diye bizlerden susmamızı, haklarımızın çiğnenmesine göz yummamızı beklemesin. Tekbir-Sen olarak gönülleri fethede fethede, sorunların çözümü konusunda da cesur adımlar ata ata büyümeye; diyanet ve vakıf çalışanlarımızın haklı ve cesur sesi olmaya kararlılıkla devam edeceğiz!

Unutulmasın ki; adaletle hükmetmeyen makamlar, oturanların omuzlarında birer vebal yüküdür.

Devamını Oku...
Taşranın Sessiz Çığlığı: Din Görevlisi mi, Dernek Tahsildarı mı?

Taşranın Sessiz Çığlığı: Din Görevlisi mi, Dernek Tahsildarı mı?

Türkiye’nin en ücra köylerinden şehir merkezlerine kadar, toplumsal dokunun manevi mimarları olan din görevlileri, bugün ne yazık ki sadece “maneviyat” ile açıklanamayacak kadar ağır yapısal ve ekonomik sorunların pençesinde kıvranmaktadır. Kanunla çerçevesi çizilmiş birer devlet memuru olmalarına rağmen, taşrada görev yapan hocalarımız; dernek tahakkümü, ekonomik dar boğaz ve liyakatten uzak idari baskılar arasında adeta bir “varoluş mücadelesi” vermektedir.

Cami Dernekleri: Yardımcı mı, “Paralel” Amir mi?

Cami giderlerinin (aydınlatma dışındaki ısınma, soğutma, bakım-onarım vb.) merkezi bütçeden karşılanmaması, din görevlilerimizi cami derneklerinin eline mahkum eden temel yaradır. 633 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun, din hizmetlerini bir kamu hizmeti olarak tanımlar. Ancak pratik uygulama, bu kamu hizmetinin finansmanını yerel derneklere bırakmaktadır.

Bu durum, hukuk devletinde kabul edilemez bir “hiyerarşi sapmasına” yol açmaktadır:

  • Yetki Gaspı: Cami müştemilatının anahtarını elinde tutan veya faturayı ödeyen dernek yöneticileri, kendilerini din görevlisinin mülki amiri (müftü veya kaymakam) yerine koymaktadır.
  • Hukuki Çelişki: Bir devlet memurunun görevini ifa ederken sivil bir derneğin “lütfuna” muhtaç bırakılması, Anayasa’nın “Hukuk Devleti” ilkesiyle ve devletin saygınlığıyla bağdaşmaz.

Enflasyon Kıskacı ve “Vekil/Fahri” Mağduriyeti

Yükselen enflasyon, tüm sabit gelirlileri vurduğu gibi din görevlilerinin de alım gücünü eritmiştir. Ancak tablonun en karanlık yüzü vekil ve fahri statüsünde çalışan hocalarımızdır.

Asgari ücretin dahi altında bir bedelle, sosyal güvenceden yoksun veya eksik primle çalıştırılan bu hocalarımız, “eşit işe eşit ücret” ilkesinin açık bir ihlalidir. Anayasa’nın 55. maddesi, “Devlet, çalışanların yaptıkları işe uygun adaletli bir ücret elde etmeleri ve diğer sosyal yardımlardan yararlanmaları için gerekli tedbirleri alır” der. Mevcut tablo, bu anayasal hükmün taşrada askıya alındığının resmidir.


Müftülük Makamı: Kanunların Üstünde Bir Ada mı?

Belki de en yaralayıcı olanı, bazı il ve ilçe müftülerinin yönetim anlayışıdır. İdare hukuku, “idarenin kanuniliği” ilkesi üzerine kuruludur. Hiçbir amir, maiyetindeki memura kanun ve yönetmeliklerin dışında, şahsi kapris veya “ben yaptım oldu” mantığıyla muamele edemez.

Din görevlilerini yok sayan, kapısını onlara kapatan veya mevzuatı kendine göre yorumlayarak baskı kuran bir anlayış, sadece personelin motivasyonunu bozmakla kalmaz; aynı zamanda Türk Ceza Kanunu kapsamında “Görevi Kötüye Kullanma” ve “Mobbing” (Bezdiri) suçlarının sınırlarına girer. Müftülük makamı, tahakküm değil, rehberlik ve adalet makamı olmalıdır.

Sonuç ve Çözüm Çağrısı

Din görevlisi, cemaatin önünde namaz kıldıran bir figürden ibaret değildir; devletin taşradaki en uçtaki temsilcisidir. Bu temsil yetkisinin zedelenmemesi için:

  1. Merkezi Bütçe: Cami giderleri tamamen genel bütçeden karşılanmalı, din görevlisi “para toplayan” veya “derneğe hesap veren” konumundan kurtarılmalıdır.
  2. Kadro ve Güvence: Vekil ve fahri ayrımı kaldırılarak, tüm din görevlileri insan onuruna yakışır bir ücret ve kadro güvencesine kavuşturulmalıdır.
  3. Denetim ve Liyakat: Müftülüklerin idari işlemleri, kanunilik ve etik ilkeler çerçevesinde sıkı denetime tabi tutulmalıdır.

Unutulmamalıdır ki; mihrabı dernek odasına, minberi ekonomik kaygıya hapseden bir sistemin manevi bir ihyadan bahsetmesi mümkün değildir. Adalet, önce caminin içindeki omuz omuza saf tutanların hukukunu korumakla başlar.

Devamını Oku...
ADALETİN MÜHRÜNÜ KİMLER, NİÇİN KARARTIYOR?

ADALETİN MÜHRÜNÜ KİMLER, NİÇİN KARARTIYOR?

Bir kurumun saygınlığı, o kurumun binalarıyla değil, içinde görev yapanların adalet terazisiyle ölçülür. Hele ki bu kurum, İslam dininin izzetini ve toplumun maneviyatını temsil eden Diyanet İşleri Başkanlığı ise, oradaki her imza “Hak” adına atılmalı, her tutanak “Hakikat” üzerine bina edilmelidir.

Ancak son günlerde bir il müftülüğümüzde yürütülen soruşturma süreciyle ilgili gelen bilgiler, sadece vicdanları yaralamakla kalmıyor, açık bir hukuk katliamına işaret ediyor.

“Yazmayalım, Gerek Yok” Demek, Hakikati Örtmektir!

Soruşturmayı yürüten bir İl Müftü Yardımcısı, ifadesine başvurduğu din görevlisi hocalarımızın beyanlarını alırken adeta bir “sansür memuru” gibi davranmaktadır. Şahitlerin ve şikayetçilerin beyanları karşısında; “Buna gerek yok”, “Bunu yazmayalım”, “Sizden öncekiler zaten söyledi” diyerek tutanakları eksik tuttuğu, kritik beyanları hasıraltı ettiği aşikardır.

Buradan sormak istiyoruz: Sayın Müftü Yardımcısı, siz orada bir “hakikat arayıcısı” mısınız, yoksa belirli isimleri korumak için örülmüş bir “zırh” mı?

Bir soruşturmacının görevi, şikayet edilenleri ne pahasına olursa olsun korumak veya dosyayı önceden verilmiş kararlara uydurmak değildir. Göreviniz; kim, ne söylemişse onu virgülüne dokunmadan tutanağa geçirmek ve adaletin tecellisine hizmet etmektir. Şahitlerin beyanlarını seçerek, eleyerek veya küçümseyerek tutanağa geçirmemek, Türk Ceza Kanunu kapsamında “Görevi Kötüye Kullanma” ve “Resmi Belgede Sahtecilik” suçlarının sınırlarına girmektir.

Bu Adam Kayırmaca Değil de Nedir?

Hocalarımızın samimiyetle dile getirdiği gerçekleri sümen altı etmek, açıkça adam kayırmacılıktır. Eğer bu tutumunuzun arkasında bir art niyet yoksa, neden gerçeklerin kağıda dökülmesinden korkuyorsunuz? Bir din görevlisine yakışan, “Kenar-ı Dicle’de bir kurt aşırsa bir koyunu, gelir de adl-i ilahi sorar Ömer’den” şiarıyla hareket etmektir; “Dosyayı nasıl kapatırız?” hesabıyla değil!

Deşifre Etmekten de Şikayet Etmekten de Çekinmeyeceğiz!

Buradan açıkça ilan ediyoruz: Söz konusu İl Müftü Yardımcısının kim olduğu tarafımızca bilinmektedir. Eğer bu hukuk tanımaz tavır, bu “korumacı” ve taraflı tutum devam ederse;

  1. Bu şahsın kimliğini tüm sosyal medya hesaplarımızdan ve sitemizden deşifre edeceğiz. 2. Diyanet İşleri Başkanlığı nezdinde en üst düzeyde şikayetlerimizi ileterek, müfettiş eliyle bu sürecin yeniden incelenmesini talep edeceğiz.
  2. Eksik tutulan tutanaklar ve baskı altına alınan şahit beyanlarıyla ilgili yargı yoluna başvurarak bu adaletsizliğin hesabını hukuk önünde soracağız.

Diyanet teşkilatı, kimsenin kişisel nüfuz alanı veya “arkadaş koruma platformu” değildir. Kimse kendini hukukun ve hakikatin üzerinde görmesin. Adalet mülkün temelidir; o temeli sarsmaya kalkanlar, en başta o enkazın altında kalırlar.

Süreci anbean takip ediyoruz. Ya adaletle hükmedin ya da o koltuğu hak edene bırakın!

Devamını Oku...
Kıymetli Din Görevlilerimiz!

Kıymetli Din Görevlilerimiz!

Son dönemde yaşadığınız idari, özlük ve çalışma koşullarına ilişkin sorunlarda çözüm adresi olarak Tekbir-Sen’i görmeniz bizleri memnun etmektedir. Bu güven, sendikal mücadelenin en kıymetli kazanımıdır. Çünkü bir sendikanın en büyük gücü; üyelerinin inancı, sahadaki karşılığı ve hak arama konusundaki kararlılığıdır.

Ancak burada üzerinde durulması gereken önemli bir çelişki bulunmaktadır.

Sorunların çözümü için Tekbir-Sen’in kapısını çalarken, üyelik noktasında başka bir sendikada kalmaya devam etmek; hem sendikal dayanışma ruhu hem de örgütlü mücadelenin doğası açısından izaha muhtaç bir durumdur. Sendikacılık yalnızca ihtiyaç anında başvurulan bir danışma mekanizması değildir. Sendikacılık, aidiyet gerektirir. Sorumluluk gerektirir. Bedel gerektirir.

Bir yapının güçlü olabilmesi için, o yapının arkasında duran iradenin net olması gerekir. Hak ararken başka bir yapının çatısı altında kalmak; temsil gücünü zayıflatır, mücadeleyi bölük pörçük hale getirir ve sahadaki etkiyi azaltır. Çünkü sendikal güç, sayı ile; sayı ise net duruş ile oluşur.

Elbette her din görevlimizin sendika seçme özgürlüğü vardır. Bu, anayasal bir haktır. Ancak çözüm adresi olarak görülen bir yapının aynı zamanda tercih edilmemesi, üzerinde düşünülmesi gereken bir tutarsızlığı ortaya koymaktadır.

Tekbir-Sen olarak bizler; kapımızı çalan hiçbir din görevlimizi geri çevirmedik, çevirmeyiz. Ancak güçlü bir mücadele, güçlü bir irade ve açık bir aidiyetle mümkündür. Sorunların kalıcı çözümü; yalnızca talep etmekle değil, o talebin arkasında örgütlü biçimde durmakla sağlanır.

Unutulmamalıdır ki sendikacılık, seyirci kalma değil taraf olma işidir. Hak aramak cesaret ister; cesaret ise net bir duruş gerektirir.

Karar siz kıymetli din görevlilerimizindir.

Devamını Oku...
Kişisel Verilerin Hukuka Aykırı Kullanımı

Kişisel Verilerin Hukuka Aykırı Kullanımı

Son günlerde sendikamıza ulaşan şikâyetler, kamu yönetimi, sendikal özgürlükler ve kişisel verilerin korunması bakımından son derece ciddi ve üzerinde durulması gereken iddiaları gündeme taşımaktadır.

Diyanet Akademisi’nden mezun olarak tercih ettikleri yerlere ataması yapılan bazı din görevlilerinin, henüz göreve başlamadan önce “malum sendikanın” temsilcileri tarafından telefonla aranarak, ilgili sendikaya üye olmaları gerektiğinin ifade edildiği; aksi hâlde göreve başlama evraklarının eksik sayılacağı ve fiilen göreve başlatılmayacaklarının söylendiği yönünde sendikamıza çok sayıda şikâyet ulaşmıştır. Bununla da sınırlı kalmayıp, bazı il ve ilçe müftülüklerinde yeni göreve başlayacak hocalarımıza, göreve başlama evraklarıyla birlikte sendika üyelik formlarının imzalatıldığı iddiaları bulunmaktadır.

Sendikal Özgürlük ve Hukuka Aykırılık

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 51. maddesi açık ve nettir: Sendikaya üye olmak ya da olmamak bireyin özgür iradesine bağlıdır. Hiç kimse bir sendikaya üye olmaya zorlanamaz; sendikaya üye olmaması sebebiyle herhangi bir hak kaybına uğratılamaz. Bu anayasal güvence, 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu ile de açıkça korunmuştur.

Göreve başlama işlemleri, tamamen mevzuatta sayılan belgeler üzerinden yürütülür. Sendika üyeliği, göreve başlama şartı değildir; böyle bir şartın ima edilmesi dahi açık bir hukuka aykırılık teşkil eder.

Asıl Kritik Soru: Telefon Numaraları Kim Tarafından Paylaşılıyor?

İddiaların en dikkat çekici ve en vahim boyutu ise şudur: Henüz göreve dahi başlamamış olan din görevlilerimizin kişisel telefon numaraları, hangi yollarla ve kimler tarafından sendika temsilcilerine ulaştırılmaktadır?

Bu noktada 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu (KVKK) devreye girmektedir. Telefon numarası, KVKK kapsamında açıkça kişisel veri niteliğindedir. Bu verinin, ilgili kişinin açık rızası olmaksızın üçüncü kişilerle paylaşılması hukuka aykırıdır ve suç teşkil eder.

Kamu kurumlarında görev yapan memurların şunu çok iyi bilmesi gerekir:

  • Kişisel verilerin yetkisiz şekilde paylaşılması sadece idari bir hata değil,
  • Aynı zamanda cezai ve disipliner sorumluluk doğuran ağır bir ihlaldir.

Bu verileri paylaşan kişi ya da kişiler; “sendikal yakınlık”, “alışkanlık” veya “teamül” gibi gerekçelerin arkasına sığınamaz. Hukuk devleti ilkesinde teamül değil, kanun esastır.

Bu iddialar doğruysa, mesele sadece bireysel hatalarla açıklanamaz. Kurumsal denetim, veri güvenliği ve idari tarafsızlık ciddi şekilde sorgulanır hâle gelir. Kamu kurumlarının, çalışanlarını belli bir sendikaya yönlendirdiği algısının oluşması dahi, devletin tarafsızlığına zarar verir.

Diyanet İşleri Başkanlığı başta olmak üzere ilgili tüm idari birimlerin;

  • Göreve başlama süreçlerini,
  • Kişisel verilerin kimler tarafından, hangi amaçla işlendiğini,
  • Sendikal faaliyetlerin kurum sınırları içinde nasıl yürütüldüğünü
    ivedilikle ve şeffaf biçimde incelemesi artık bir zorunluluktur.

Henüz göreve başlamamış, meslek hayatının başındaki din görevlilerimizin baskı altında bırakılması; anayasal haklarının ihlal edilmesi ve kişisel verilerinin hukuka aykırı biçimde kullanılması kabul edilemez. Bu iddialar, sadece sendikal bir sorun değil; hukuk devleti, kamu etiği ve insan hakları meselesidir.

Sessizlik, bu tür uygulamaları normalleştirir. Hukuk ise suskunlukla değil, kararlılıkla ayakta kalır.

Devamını Oku...
DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞINDA SENDİKAL HAK İHLALLERİ, TARAFSIZLIK İLKESİNİN AŞINMASI VE SİSTEMATİK BASKILAR

DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞINDA SENDİKAL HAK İHLALLERİ, TARAFSIZLIK İLKESİNİN AŞINMASI VE SİSTEMATİK BASKILAR

Sendikacılık, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, uluslararası sözleşmeler ve yürürlükteki mevzuatla güvence altına alınmış devredilemez bir temel haktır. Ancak Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde sendikal faaliyet yürütmenin, özellikle belirli sendikalar dışında kalan yapılar için, fiilen zorlaştırıldığı ve baskı altına alındığı açıkça görülmektedir.

1. Hukuki Çerçeve Tartışmasızdır

  • T.C. Anayasası’nın 51. maddesi, kamu görevlilerinin sendikaya üye olma ve sendikal faaliyette bulunma hakkını güvence altına alır.
  • 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu, idarecilerin sendikalar karşısında mutlak tarafsızlıkla hareket etmesini zorunlu kılar.
  • ILO’nun 87 ve 98 sayılı sözleşmeleri, sendikal ayrımcılığı ve baskıyı açıkça yasaklamaktadır.

Bu hükümler karşısında, sendikal tercihin sorgulanması dahi hukuka aykırıdır.

2. İl ve İlçe Müftülerinin Sendikal Tarafsızlığı İhlali

Sahada yaşananlar, bazı il ve ilçe müftülerinin kamu yöneticisi kimliğini bir kenara bırakarak belirli bir sendikanın, özellikle Diyanet-Sen’in fiilî temsilcisi gibi davrandığını göstermektedir.

Bu tarafgirliğin en somut ve inkâr edilemez göstergelerinden biri:

Bazı il ve ilçe müftülerimizin Ankara’ya yaptıkları ziyaretlerde, Diyanet-Sen tarafından kendileri için tahsis edilen otellerde konaklamalarıdır.

Tarafsız olması gereken bir kamu yöneticisinin, bir sendikanın sunduğu imkânlardan faydalanması:

  • Sendikal kayırma şüphesini güçlendirmekte,
  • Diğer sendikalara üye personel üzerinde baskı ve sindirme etkisi oluşturmaktadır,
  • Kamu etiği ve liyakat ilkesini ağır biçimde zedelemektedir.

Bu durum, basit bir tercih değil; çıkar ilişkisi ve taraflılık iddiası doğuran ciddi bir ihlaldir.

3. Açık ve Doğrudan Sözlü Baskılar (Tanıklıklarla Sabit)

Sorun yalnızca dolaylı uygulamalarla sınırlı değildir. Sendikamız üyeleri ve temsilcileri, bazı il ve ilçe müftüleri tarafından doğrudan sözlü baskıya maruz kaldıklarını bizzat ifade etmiş; bu sözlere sendika yöneticileri ve çalışanlar şahit olmuştur.

Üyelerimize ve temsilcilerimize yöneltilen ifadeler arasında şunlar yer almaktadır:

  • “Bu sendikayı nereden buldun?”
  • “Başka sendika yok muydu?”
  • “Neden Diyanet-Sen’den istifa ettin?”

Bu ifadeler:

  • Sendikal tercihin sorgulanması,
  • Personelin psikolojik baskı altına alınması,
  • İdari makamın sendikal yönlendirme aracı olarak kullanılması anlamına gelmektedir.

Açıkça ifade ediyoruz:
Bir kamu yöneticisinin personeline bu soruları sorması hukuka aykırıdır, yetki aşımıdır ve sendikal baskıdır.

4. Mobbing ve Ayrımcılığın Kurumsallaşması

Bu sözlü baskılar; görevlendirme, izin, kurs ve değerlendirme süreçlerinde dolaylı cezalandırma uygulamalarıyla birleştiğinde açık bir mobbing düzenine dönüşmektedir.

Bu uygulamalar:

  • 4688 sayılı Kanun’un ihlali,
  • Türk Ceza Kanunu kapsamında görevi kötüye kullanma,
  • Aynı zamanda kamu görevlisi ahlakına ve kul hakkına aykırı fiillerdir.

5. Şube Müdürleri Eliyle Sendikal Faaliyetin Engellenmesi

Bazı şube müdürlerinin sendikal faaliyetleri engelleyici tutumları da bu baskı zincirinin bir parçasıdır. Duyuruların engellenmesi, toplantıların zorlaştırılması, temsilcilerin personelle temasının kesilmesi:

  • Sendikal faaliyetin açıkça engellenmesi,
  • Kamu yetkisinin sendikal baskı aracı olarak kullanılmasıdır.

Sendikacılık, idarenin izniyle değil; kanunun güvencesiyle yapılır.

6. Oluşturulan Korku ve Baskı İklimi

Tüm bu uygulamalar Diyanet personeli üzerinde sistematik bir korku iklimi oluşturmuştur. Personel:

  • Sendika tercihini özgürce yapamamaktadır,
  • Sendika değiştirmekten çekinmektedir,
  • Hak ihlallerine rağmen susmak zorunda bırakılmaktadır.

Bu tablo, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın temsil ettiği değerlerle bağdaşmamaktadır.

Buradan açıkça ilan ediyoruz:

  • Hiçbir müftü ve hiçbir idareci sendika temsilcisi değildir.
  • Hiçbir kamu yöneticisi, personelin sendika tercihini sorgulayamaz.
  • Hiçbir sendika, idari makamlar eliyle korunamaz veya büyütülemez.

Aksi her uygulama hukuka aykırıdır, belgelenmektedir ve gerektiğinde yargı mercilerine taşınacaktır.

Sendikal haklar pazarlık konusu değildir.
Anayasal haklar baskıyla ortadan kaldırılamaz.
Ve hiçbir makam, hukukun üstünde değildir.

Devamını Oku...
Yolumuz Doğru, Yükümüz Ağır Ama Niyetimiz Halistir

Yolumuz Doğru, Yükümüz Ağır Ama Niyetimiz Halistir

​Hayat, çoğu zaman bir yürüyüşe benzer. Ancak her yürüyüş bir “yolculuk” değildir. Yolculuk; bir amacı olan, bir bedel ödemeyi göze alan ve her ne pahasına olursa olsun menzile kilitlenenlerin işidir. Bugün durduğumuz noktadan geriye ve ileriye baktığımızda kurduğumuz o üç cümlelik hakikat, bizim pusulamızdır: Yolumuz doğru, yükümüz ağır ama niyetimiz halistir.
​Yolun Doğruluğu: Elif Gibi Dimdik. Bir yolun doğruluğu, o yolun kalabalık oluşuyla değil, hakikate çıkışıyla ölçülür. Bizim yolumuz; emeğin, hakkın ve adaletin yoludur. Din görevlilerimizin hukukunu korumak, onları yok sayanların karşısında bir kale gibi durmak ve gönülleri fethederek yürümek, bu yolun doğruluğunun en büyük nişanesidir. Şahsi ikballerin, küçük hesapların ve kişisel husumetlerin uzağında; sadece hak rızası ve hizmet aşkıyla yürüyenler için yol, zaten kendi ışığını üretir. Biz biliyoruz ki; istikamet doğruysa, menzil hayırdır.
​Yükün Ağırlığı: Bir Medeniyet Mesuliyeti
​ Evet, yükümüz ağır. Çünkü taşıdığımız sadece bir sendika dosyası değil; binlerce din görevlisinin umudu, vekil ve fahri hocalarımızın alın teri, cami lojmanlarında sıkıntı çeken meslektaşımızın derdi ve Diyanet camiasının onurudur. Bu yükü taşımak; yorulmayı, uykusuz kalmayı ve bazen 2025 yılında olduğu gibi derin acılar çekmeyi gerektirir. Ancak bu ağırlık bizi ezmez; aksine yere daha sağlam basmamızı sağlar. Zira biz biliyoruz ki, en büyük yükler en güçlü omuzlara yüklenir. Çekilen her sancı, kutlu bir doğumun habercisidir.
​Niyetin Halisliği: Görünmez Kanatlarımız
​Bizi diğerlerinden ayıran, yorulduğumuzda ayağa kaldıran ve engelleri aşmamızı sağlayan yegâne güç niyetimizdir. Niyet halis olunca, takdir de ona göre tecelli eder. Bizim niyetimiz; kırmadan, dökmeden ama asla taviz vermeden “gönülleri fethetmektir”. Eğer niyetimizde zerre kadar şahsi bir menfaat olsaydı, 2025’in fırtınaları bizi çoktan savururdu. Oysa biz, o fırtınalarda daha da hırslanarak, daha da kenetlenerek çıktık. Çünkü niyetimiz, bir kardeşimizi daha huzura kavuşturmak, bir hakkın daha teslim edilmesine vesile olmaktır.
​Sonuç: Yarınlara Yürüyüş
​2026 yılına girerken, omuzlarımızdaki yükün bilincinde, yolumuzun doğruluğuna olan inancımızla ve ilk günkü halis niyetimizle sahadayız. Tekbir-Sen olarak, cesur ve güçlü sendikacılığın kalesi olmaya devam edeceğiz. Biz yorulacağız ama yol yorulmayacak. Biz terleyeceğiz ama hakikat terlemeyecek.
​Unutulmamalıdır ki; niyet hayır ise akıbet de hayırdır. Yolumuz doğru, yükümüz ağır olabilir; ama bizim her şeyden büyük, niyetimiz kadar temiz bir davamız var.
​Selâm olsun bu ağır yükü, halis niyetle, doğru yolda taşıyan gönül erlerine…

Devamını Oku...
DİN GÖREVLİLERİNİN ONURU VE SENDİKAL HAKLARIMIZ ÜZERİNDEKİ BASKILARA DAİR DEKLARASYON

DİN GÖREVLİLERİNİN ONURU VE SENDİKAL HAKLARIMIZ ÜZERİNDEKİ BASKILARA DAİR DEKLARASYON

Türkiye genelinde din hizmetlerini büyük bir özveriyle yürüten din görevlilerimiz, ne yazık ki son dönemde idari baskılar, liyakatsiz yönetim anlayışı ve sendikal ayrımcılık kıskacına alınmıştır. Bunun en taze ve çarpıcı örneği,…….Müftülüğü tarafından sendika temsilcimize yönelik başlatılan asılsız soruşturma sürecidir.

1. “Telefon İhbarı” Bir Yıldırma Silahı Haline Getirilmiştir

Din görevlisinin en büyük sermayesi olan “itibarı”, kimliği belirsiz telefon ihbarlarıyla zedelenemez. Üyemize yönelik yapılan uygulama, idari bir denetim değil, sendikal hak arama mücadelemize verilmiş bir “gözdağı” niteliğindedir. Müfettiş talep eden, hak arayan her din görevlisinin karşısına “isimsiz ihbarlar” çıkarılması, hukuk devletinin değil, bir korku imparatorluğunun göstergesidir.

2. Sendikal Ayrımcılık ve Mobbing (Psikolojik Taciz)

Din görevlileri arasında “bizden olanlar” ve “olmayanlar” ayrımı yapılması, cami mihrabındaki kardeşlik ruhuna vurulan en büyük darbedir. Hak arayan, yanlışları dile getiren ve Tekbir-Sen gibi dik duran sendika mensuplarına yönelik sistematik mobbing uygulanmaktadır. Bazı il ve ilçe müftülüklerinde görüldüğü üzere; personel, görev saatiyle değil, sendikal aidiyetiyle yargılanmak istenmektedir.

3. Mesai ve Dinlenme Hakkının İhlali

İmam-hatiplerimiz 7/24 esasıyla toplumun her derdine koştururken, en küçük bir boşlukta “görev başında değil” denilerek tutanaklarla baskılanmaktadır. Din görevlisi caminin sadece görevlisi değil, mahallenin manevi önderidir. Onu sadece dört duvar arasına hapsetmeye çalışan ve her anını jandarma titizliğiyle takip eden bu “denetçi” zihniyet, din hizmetinin verimliliğini öldürmektedir.

4. Liyakat Yerine Sadakat Arayışı

Müftülük makamları, personelin sorunlarını çözecek “baba ocağı” olması gerekirken, ne yazık ki bazı yerlerde sadece “ceza kesen” birer noterlik haline dönüşmüştür. Liyakatli personelin önü asılsız soruşturmalarla kesilmekte, çalışma huzuru bozulmaktadır.

SONUÇ OLARAK İLAN EDİYORUZ:

Bazı il ve ilçelerde yaşanan bu olay, bardağı taşıran son damladır. Din görevlisi kimsenin şahsi memuru, hiçbir yöneticinin kapıkulu değildir. Tekbir-Sen olarak;

  • Üyelerimize yönelik bu “operasyonel” soruşturmaların takipçisi olacağız.
  • İsimsiz ihbarlarla personelini töhmet altında bırakan yöneticilerin hukuk önünde hesap vermesini sağlayacağız.
  • Din görevlilerinin vakarını, onurunu ve sendikal haklarını hiçbir keyfi yönetime kurban etmeyeceğiz.

Mihrabın izzeti, minberin şerefi ve din görevlisinin hakkı sahipsiz değildir!

Bu yazımda hangi müftülük olduğunu belirtmedim. Telefon ihbarı var, hemen savunma ver, anlayışıyla hareket etmek son derece yanlıştır. Burada asıl amacın sendikamıza üye olanlara ve üye olmak isteyenlere baskıcı bir yönetim anlayışıyla hareket etmektir. Sayın müftüm bu davranışları sergilemeye devam ederse, konuyu ulusal basın vasıtasıyla Türkiye gündemine taşıyacağımın bilinmesinde fayda vardır.

Zübeyir DEMİRKAYA

Tekbir-Sen Genel Başkanı

Devamını Oku...
Ezan Sesi Vicdanlara Dokunmalı: Vekil Hocaların Hafta Sonu Çilesi ve Maaş Kesintisi Mağduriyeti

Ezan Sesi Vicdanlara Dokunmalı: Vekil Hocaların Hafta Sonu Çilesi ve Maaş Kesintisi Mağduriyeti

Diyanet İşleri Başkanlığımızın çimentosu, camilerimizin ise ruhu olan din görevlilerimizin fedakârlığı hepimizin malumu. Ancak bu kutsal görevi “vekil” statüsünde yürüten yüzlerce hocamızın yaşadığı öyle bir mağduriyet var ki, modern çalışma hayatının temel insani haklarına aykırı düşüyor. Konumuz: Vekil hocaların haftalık izin kullanamaması ve kullandığında düşük maaşlarından kesinti yapılması.

Gelin görün ki, vekil statüsündeki imam-hatiplerimiz ve müezzin-kayyımlarımız, kadrolu meslektaşlarıyla aynı saatlerde, hatta bayramlarda ve özel günlerde çok daha yoğun bir tempoda görev yapıyor. Sabahın seherinde okunan ezandan yatsı namazının son cemaatine kadar cami hizmetlerinin aksamadan yürütülmesi için büyük bir özveri gösteriyorlar.

Peki bu büyük fedakârlığın karşılığında karşılaştıkları tablo ne?

1. Düşük Ücret, İzin Kesintisiyle Çift Kat Mağduriyet: Vekil personelimizin ücretleri, maalesef, çoğu zaman kadrolu meslektaşlarının çok altında kalıyor. Zaten zor şartlarda geçim mücadelesi verirken, bir de insani bir ihtiyaç olan haftalık izin haklarını kullandıklarında, Müftülükler tarafından bu izin günlerinin maaşlarından kesilmesiyle karşılaşıyorlar. Bir hafta 7 günse, izin kullanılan 1 günün ücretinin kesilmesi, zaten dar olan bütçede ciddi bir gedik açıyor. Bu uygulama, “Dinlenirsen ceza ödersin” demenin bir başka yoludur.

2. İnsani ve Hukuki Bir Çelişki: Devlet memurları kanunu ve temel çalışma yasaları, her çalışana dinlenme hakkı tanır. 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nda vekil memurların durumu özel düzenlemeler içerse de, temel insan hakkı olan dinlenme ve sağlıklı bir yaşam sürme ihtiyacı göz ardı edilemez. Bu uygulama, hocalarımızı ya izinsiz çalışmaya ya da cüzi bir miktar karşılığında zaten yetersiz olan maaşlarının daha da eksilmesine mahkûm ediyor.

3. Motivasyon Kaybı ve Hizmet Kalitesi: Unutmayalım ki, morali bozuk, geçim derdi çeken ve dinlenme hakkı gasp edilen bir personel, görevini en yüksek verimle sürdüremez. Camilerimizdeki manevi rehberlik hizmetlerinin kalitesinin korunması, görevlilerin huzurlu ve güvenceli bir ortamda çalışmalarına bağlıdır. Bu mağduriyetin devam etmesi, sadece hocalarımızın değil, aslında tüm cemaatin ve hizmet kalitesinin kaybıdır.

Çözüm Nerede?

Buradan Diyanet İşleri Başkanlığı’mıza ve ilgili Bakanlıklarımıza sesleniyoruz:

Vekil hocalarımızın bu kronikleşmiş mağduriyetini gidermek, vicdani ve idari bir sorumluluktur. Yapılacak en basit ve adil düzenleme, vekil personelin de haftalık izin günlerinin ücret kesintisine tabi olmaksızın kullanabilmesinin yasal ve idari olarak güvence altına alınmasıdır. Eğer yasal bir engel varsa, 657 sayılı Kanun’da vekil personel lehine ivedilikle bir düzenleme yapılmalı veya Başkanlık tarafından Müftülüklere bu yönde net ve bağlayıcı bir talimat gönderilmelidir.

Camilerimizdeki ezan sesinin huzuru, onu okuyan hocalarımızın gönül rahatlığıyla görev yapabilmesine bağlıdır. Düşük maaş karşılığında özveriyle çalışan bu fedakâr hocalarımızın maaş kesintisi çilesine son verilmeli, onlara hak ettikleri insani çalışma şartları sağlanmalıdır. Aksi takdirde, vicdanlarımızı rahatsız eden bu kesinti makası, sadece maaşları değil, aynı zamanda göreve olan inancı da kesmeye devam edecektir.

Bu adaletsizliğin bir an önce giderilmesi, sadece bir memur hakkı meselesi değil, aynı zamanda toplumsal adalet ve hizmetin sürekliliği meselesidir. Tekbir-Sen olarak gereği yapılana dek, bu mağduriyeti dile getirmeye devam edeceğiz.

Devamını Oku...
DİYANET’E YÖNELİK ELEŞTİRİLER VE SALDIRILARIN PERDE ARKASI

Diyanet’e Yönelik Eleştiriler ve “Saldırıların” Perde Arkası

Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal bir kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığı, kuruluşundan bu yana toplumun dinî hayatını düzenleme ve aydınlatma misyonunu üstlenmiştir. Milyonlarca vatandaşın dinî rehberlik beklediği bu kurum, doğal olarak kamusal alandaki her güçlü aktör gibi sürekli bir eleştiri ve tartışma odağı hâlindedir. Ancak son yıllarda, Diyanet’e yönelik dile getirilen eleştirilerin ötesine geçen, kurumun varlığını, bütçesini veya dinî söylemlerini topyekûn hedef alan bir “saldırı” dilinin yaygınlaştığı görülmektedir. Peki, Diyanet’e yöneltilen bu sert ve yıkıcı eleştirilerin, kurumun kendi deyimiyle “saldırıların” temel amacı nedir?

Kurumsal Eleştiri mi, Din Alanını Dizayn Etme Çabası mı?

Öncelikle yapıcı ve yıkıcı eleştiriyi ayırmak gerekir. Diyanet’in bütçesi, hutbelerdeki dili, personel politikaları veya bazı açıklamaları, elbette kamuoyunda tartışılabilir ve eleştirilebilir. Bu, demokratik bir denetim mekanizmasının doğal bir parçasıdır. Kurumun daha iyi hizmet vermesi, daha kapsayıcı bir dil kullanması veya mali kaynaklarını daha verimli kullanması adına yapılan samimi eleştiriler, Başkanlığın kendisini güçlendirmesine yardımcı olur.

Ancak, gözlemlenen tartışmaların büyük bir kısmı, bu yapıcı çerçeveden uzaktır. Diyanet’i hedef alan “saldırılar,” çoğunlukla şu iki ana amaca hizmet ediyor gibi görünmektedir:

1. Din Alanını Laikleştirmek ve Devletin Dinî Etkisini Sıfırlamak:

Türkiye’de bir kesim, dinî hayatın tamamen devlet denetiminden çıkarılmasını, hatta Diyanet İşleri Başkanlığı’nın tamamen lağvedilmesini savunmaktadır. Bu görüş, dinî inanç ve pratiklerin tamamen bireysel bir alan olarak kalmasını, devletin bu alana müdahale etmemesini amaçlar. Diyanet’e yönelik her eleştiri, kurumun büyüklüğüne, bütçesine ve merkezî yapısına odaklanarak, aslında din hizmetlerinin merkezî ve organize yapısını hedef alır. Amaç, dinî alandaki kurumsal yapıyı zayıflatarak dinin kamusal alandaki görünürlüğünü azaltmaktır.

2. Toplumsal Değerler Üzerinden Çatışma Yaratmak:

Diyanet, geleneksel aile yapısı, ahlaki değerler ve toplumsal normlar üzerine sıklıkla açıklama yapmaktadır. Bu açıklamalar, özellikle modern yaşam tarzlarını veya farklı yaşam biçimlerini benimseyen kesimlerle sert bir çatışma alanına dönüşmektedir. Diyanet, bazen hutbelerinde veya resmî açıklamalarında, kendi ifadesiyle “aile kurumunu hedef alan küresel lobileri” veya “fıtrata aykırı” olarak gördüğü yaklaşımları eleştirmektedir. Bu eleştiriler, diğer kesim tarafından ayrımcılık ve yaşam tarzına müdahale olarak algılanmakta ve Diyanet’e yönelik topyekûn bir tepkiye dönüşmektedir. Bu durum, temelde toplumsal değerler ve yaşam biçimleri üzerinden kutuplaşmayı derinleştiren bir dinamik yaratmaktadır.


Sonuç: Diyanet’i Tartışmak, Aslında Toplumu Tartışmaktır

Diyanet İşleri Başkanlığı, Türkiye toplumunun din ve devlet ilişkisi hakkındaki kadim tartışmaların somutlaşmış hâlidir. Kuruma yönelik eleştirilerin arkasındaki temel itici güç, çoğunlukla Diyanet’in performansından çok, kurumun temsil ettiği değerler ve dinin toplumdaki rolü hakkındaki farklı vizyonlardır. Diyanet’e yöneltilen “saldırıların” nihai amacı, din hizmetlerinin kalitesini artırmak değil; Türkiye’deki din alanının kim tarafından ve hangi söylemlerle dizayn edileceği mücadelesidir. Bu mücadelede, yapıcı eleştirinin ötesine geçen her yıkıcı eylem, ne Diyanet’e ne de millete fayda sağlamakta, aksine toplumsal huzuru ve barışı baltalamaktadır.

Kurumun, herkesi kucaklayan bir dinî dil oluşturma ve şeffaflıkla hareket etme sorumluluğu olduğu gibi, kamuoyunun da eleştirilerini iftira ve yalandan arındırılmış, yapıcı bir zeminde tutma sorumluluğu vardır. Aksi takdirde, Diyanet tartışmaları, sadece kutuplaşmayı ve karşılıklı nefreti besleyen kısır bir döngüye dönüşecektir. Vesselam.

Devamını Oku...