Sendikacılık mı, Tehdit ve Vaat Düzeni mi?

Kıymetli okurlarım!

Bugünkü köşe yazımda hepimizin malumu olan, aslında çok iyi bildiğimiz halde tepki göstermekten çekindiğimiz acı bir gerçekten bahsetmek istiyorum.

Özellikle bazı il ve ilçe müftülüklerinde göreve yeni başlayan din görevlilerimize, daha işe başlama evraklarıyla birlikte Diyanet-Sen üyelik formlarının da adeta bir zorunlulukmuş gibi imzalattırıldığına şahit oluyor, duyuyoruz. Maalesef bu duruma zamanla alıştırıldık. Fakat geçenlerde bir hoca hanımın anlattıklarını duyunca adeta şok oldum.

Diyanet-Sen’in bir şube başkanı, yeni göreve başlayan ve sendikaya üye olmak istemeyen Kur’an kursu öğreticisi hoca hanımlara çok sert bir şekilde çıkışarak şu ifadeleri kullanmış:

“Siz 28 Şubat’ı yaşamadınız, bilmezsiniz; biz yaşadık! Biz sizler için mücadele ederken siz neden üye olmuyorsunuz? Biz olmasaydık sizler ezilecektiniz, sizin yaptığınız nankörlüktür!”

Şimdi bu sözleri sarf eden o zata huzurunuzda sormak isterim:

Merhum Erbakan Hocamıza gözdağı vermek için Sincan’da tanklar yürütülürken siz neredeydiniz? Başörtüsüne özgürlük için bizler meydanlarda dondurucu soğuklarda mücadele verirken siz neredeydiniz?

Ne yazık ki malum sendika, artık hizmet sendikacılığı yapmak yerine “tehdit ve vaat sendikacılığı” yapmaya başladı. Nitekim bir şube başkanının sosyal medyada kullandığı “Biz olmasaydık siz yargı yoluna gidemezdiniz” tarzındaki kibirli açıklamalara da hep birlikte şahit olduk.

Yine İstanbul’da Diyanet-Sen’den istifa eden bir hocamızı, ilçe müftülüğünün hac ve umreden sorumlu şube müdürünün arayarak; “Hocam neden istifa ettin? İstifanı geri al, seni umreye gönderelim” demesi, bulundukları devlet makamını bir sendikanın menfaati için nasıl araçsallaştırdıklarının en somut ispatıdır. Kamu makamları, bir sendikanın üye devşirme ofisi değildir!

Kıymetli dostlar;

Sözlerimi bitirirken bir hakkı da teslim etmek gerekir. Şüphesiz ki işini layıkıyla yapan, sendikal ayrım gözetmeksizin her kurum çalışanına eşit mesafede duran ve diyaloğu mükemmel olan çok kıymetli il/ilçe müftülerimiz ve şube müdürlerimiz de var.

Aynı şekilde Diyanet-Sen içerisinde de samimiyetle çalışan, ürettiği projelerle ön plana çıkan, diğer sendikalarla nezaket çerçevesinde diyalog kuran ve sendikasından istifa edenlere kin gütmeyip anlayış gösteren şube başkanlarımız da mevcut. Onları bu üsluptan ve anlayıştan tenzih ediyorum.

Ancak kurumsal gücü ve dini duyguları bir baskı unsuru haline getiren, “biz olmasaydık siz hiçtiniz” kibriyle hareket eden zihniyete artık “dur” deme zamanı gelmiştir. Din görevlisi özgür iradesiyle karar verir; tehdit ile değil, adalet ve samimiyetle yönetilir.

Sağlıcakla kalın.

Devamını Oku...
MİHRABIN VAKARI VE HUKUK TACA ATILAMAZ!

Geçtiğimiz günlerde din görevlilerimiz arasında yaşanan, ilk bakışta “iki eski dostun dertleşmesi” gibi duran ama satır araları eşelendiğinde taşra idaresindeki yapısal çürümeyi, sendikal baskıyı ve bürokratik vurdumduymazlığı gözler önüne seren vahim bir olaya şahit olduk.

Olay, Zonguldak’ın Ereğli ilçesinde geçiyor. Uzun yıllar sendikamız bünyesinde üst yönetim kademelerinde de bulunmuş, bu davaya emek vermiş bir din görevlisi hocamız, ani bir kararla sendikamızdan istifa ediyor. Teşkilat olarak durumun arka planını nezaketle sorup kendisine bir belge ulaşmadığını belirttiğimizde, hocamızın verdiği yazılı cevap adeta taşra bürokrasisinin bir “itirafnamesi” niteliğindedir:

“Evet hocam istifa ettim çünkü Ereğli Müftüsüne söz vermiştim ve Zonguldak İl Müftü Yardımcısına da söz verdim… Ereğli’ye gelince onları 8 ay oyaladım ama peşimi bırakmadılar hocam, o yüzden kusura bakmayasın…”

Şu ifadelere bakar mısınız? Bir din görevlisi, mihrabı ve minberi emanet aldığı idari amirleri tarafından tam 8 ay boyunca ablukaya alınıyor. “Peşimi bırakmadılar” feryadı, aslında taşrada kurulmuş olan o amir nüfuzunun, mobbingin ve psikolojik baskının açık bir itirafı değil de nedir?

Topu Taca Atma Sanatı: Mahalline Sevk Etmek

Tekbir-Sen olarak bizler, anayasal bir hakkın engellenmesi ve görevin kötüye kullanılması niteliğindeki bu açık beyanı, ekran görüntüsünü de ekleyerek Diyanet İşleri Başkanlığı Disiplin Daire Başkanlığı’na resmi bir suç duyurusuyla taşıdık. Beklentimiz neydi? Ankara’dan bağımsız, tarafsız bir müfettiş heyetinin (Rehberlik ve Teftiş Başkanlığı) gelmesi ve bu iddiaları titizlikle incelemesiydi.

Peki ne oldu? Disiplin Daire Başkanlığı, ne hikmetse sendikamızdan ne zaman somut delilli bir şikâyet gitse yaptığı gibi, o meşhur ve konforlu bürokrasi refleksiyle dosyayı hop diye “mahalline sevk etti.” Yani şikâyet edilen müftünün, müftü yardımcısının evrakını, yine onların başında bulunduğu Zonguldak İl Müftülüğü’ne “Bir bakın bakalım” diye gönderdi. Kuzuyu kurda emanet etmek dedikleri tam olarak budur!

Zonguldak İl Müftülüğü de kendisinden bekleneni harfiyen yerine getirdi ve adeta bir aklama aparatı gibi hareket ederek şu trajikomik cevabı verdi: “Efendim, personelin bu mesajı atmasının tek amacı, sendikanın kendisinden uzak durmasını sağlamaktır.” Yani müftülük diyor ki, “Biz baskı yapmadık, bizim memurumuz yalan söylüyor, bizi alet ederek sendikasını atlatmaya çalışıyor.”

Tekbir-Sen Genel Başkanı olarak, müftülüğün bu akıl dışı savunmasını bir an için doğru kabul ederek devlet memurluğu hukukunu bilen herkes adına şu can alıcı soruları soruyorum:

  1. 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu ve disiplin mevzuatı ortadadır. Eğer bu din görevlisi, idari amirlerine (İlçe Müftüsüne ve İl Müftü Yardımcısına) “bana baskı yaptılar, söz aldılar” diyerek iftira attıysa, kurumun itibarını ve amirlerinin şerefini lekelediyse, müftülüğünüz bu personel hakkında neden derhal idari ve disiplin soruşturması başlatmadı?
  2. Kendi amirlerine yazılı olarak “iftira atan” bir memuru korumak, kollamak ve hakkında hiçbir işlem yapmamak Diyanet’in hangi idare anlayışına, hangi adalet terazisine sığmaktadır?
  3. Eğer memura işlem yapılmıyorsa, bu sessizlik aslında mesajdaki o 8 aylık amir baskısının zımnen itiraf edilmesi anlamına gelmez mi?

Anayasa’nın güvence altına aldığı sendikal özgürlük, 4688 sayılı Kanun’un 18. maddesiyle koruma altındadır. Hiçbir müftü, hiçbir müftü yardımcısı ya da idari amir, devletin kendisine verdiği yetkiyi bir sendikanın “üye devşirme ajansı” gibi kullanamaz. Memurlar arasında sendikasına göre ayrım yapmak, 657 sayılı Kanun’un 7. maddesindeki “Tarafsızlık” ilkesinin açık ihlalidir ve TCK 118 uyarınca net bir suçtur.

Diyanet İşleri Başkanlığı üst yönetimi ve Sayın Başkanımız, taşradaki bu ahbap-çavuş ilişkilerine, dosyaları mahalle göndererek örtbas etme kolaycılığına artık dur demelidir. Taşrada din görevlilerini sendikal tercihleri üzerinden baskı altına alan, rehberlik etmek yerine adeta birilerinin sendika temsilcisi gibi çalışan amirler, Diyanet’in kurumsal vakarına en büyük zararı vermektedir.

Tekbir-Sen olarak bu konunun basit bir istifa meselesi olmadığını, taşrada hukukun nasıl askıya alınmaya çalışıldığının somut bir vesikası olduğunu haykırıyoruz. Diyanet İşleri Başkanlığı müfettişleri derhal Zonguldak’a gitmeli, bu kurulan çelişkili tezgahı gün yüzüne çıkarmalıdır. Ankara’da topu taca atanlar bilmelidir ki; adalet taca atılamaz, üyemizin de teşkilatımızın da hakkını sonuna kadar savunacağız!

Zübeyir DEMİRKAYA

Tekbir-Sen Genel Başkanı

Devamını Oku...
Yetkili Ama Etkisiz Sendikacılığın ve Değişen Emeklilik Sisteminin Memurda Yarattığı Mağduriyet

Türkiye’de kamu çalışanlarının geleceği, adalet ve eşitlik ilkelerinden uzaklaşan bir emeklilik sistemi ile karşı karşıyadır. Bugün kamuda aynı odada, aynı unvanla, aynı sorumluluk altında yan yana çalışan iki memurun emekli olduklarında alacakları maaşlar arasında adeta bir uçurum bulunmaktadır. Bu adaletsizliğin miladı; 1 Ekim 2008 tarihidir.

Bu tarihten önce göreve başlayanlar ile sonra başlayanlar arasındaki bu devasa fark, sadece sosyal bir adaletsizlik değil, aynı zamanda anayasal hakların ve çalışma barışının açık bir ihlalidir.

1. Hukuki ve Teknik Açıdan Eski ve Yeni Sistem Arasındaki Uçurum

2008 yılından önce ve sonra işe giren memurların emeklilik hakları iki tamamen farklı kanuna tabidir ve adaletsizlik de tam olarak bu yasal zeminlerin farklılığından doğmaktadır:

  • 2008 Öncesi Girişliler (5434 Sayılı Emekli Sandığı Kanunu): Bu sisteme tabi olan memurların emekli aylığı; derece, kademe, ek gösterge, taban aylığı ve kıdem aylığı gibi “gösterge unsurları” üzerinden hesaplanır. Aylık Bağlama Oranı (ABO) ilk 25 yıl için %75, sonraki her yıl için %1 artırılır. En önemlisi, memurun çalışırken aldığı maaş unsurları emekliliğine büyük oranda yansıtılır.
  • 2008 Sonrası Girişliler (5510 Sayılı Kanun / 4/c): Ekim 2008’den sonra işe girenler ise “işçi ve esnaf” mantığıyla kurgulanan bir sisteme dahil edilmiştir. Emekli aylığı, çalışma hayatı boyunca ödenen “Prime Esas Kazanç (PEK)” tutarına göre hesaplanır. En büyük hak kaybı ise Aylık Bağlama Oranında (ABO) yaşanmıştır. Eski sistemdeki yüksek oranlar terk edilmiş, ABO her yıl için %2’ye (25 yıl için %50’ye) sabitlenmiştir.

Hukuki Çelişki: Çalışırken yapılan ek ödemeler, tazminatlar ve seyyanen artışların büyük kısmı prime esas kazanca dahil edilmediği için, 2008 sonrası işe giren bir memurun emekli aylığı hesaplanırken gerçek kazancı yok sayılmaktadır. Bu durum, anayasanın “Ücrette Adalet Sağlanması” (Madde 55) ve “Eşitlik İlkesi” (Madde 10) ile doğrudan çelişmektedir. Aynı devlet çatısı altında, aynı unvanda emek veren iki vatandaştan birine sırf işe giriş tarihi yüzünden neredeyse yarı yarıya düşük emekli maaşı reva görülmesi kabul edilemez.

2. “Tüm Kazanımları Biz Elde Ettik” Diyenlerin Derin Sessizliği

Yıllardır meydanlarda, televizyon ekranlarında ve broşürlerde kamu çalışanlarının tüm haklarını kendilerinin aldığını iddia eden, her toplu sözleşmeyi bir “başarı hikayesi” gibi pazarlayanlar, bugün 2008 sonrası işe giren yüz binlerce memurun geleceği karartılırken derin bir sessizliğe gömülmüşlerdir.

Kazanımlarla övünmek kolaydır; ancak gerçek sendikacılık, memurun geleceğini ipotek altına alan yasal düzenlemeler karşısında dimdik durmayı, masayı gerekirse devirmeyi ve sokakta hakkı aramayı gerektirir. Kamu çalışanları her geçen gün yoksullaşırken, emeklilik hayalleri ellerinden alınırken sus pus yerinde oturanlar, bu mağduriyetin en büyük ortaklarıdır.

3. Asıl Sorumlu Malum Sendikalar Değil, Onları Yetkili Kılan Kamu Çalışanlarıdır

Burada iğneyi kendimize, çuvaldızı başkasına batırmak zorundayız. Aslında mevcut teslimiyetçi, memuru masada bırakan malum sendikaların hiçbir suçu yoktur. Onlar misyonlarını oynamakta, güç sahiplerinin çizdiği sınırların dışına çıkmamaktadır. Asıl suç; bu etkisiz, basiretsiz ve memurun hakkını savunmaktan aciz sendikalara üye olmaya devam eden, onları “yetkili ama etkisiz” konumda tutan kamu çalışanlarının kendisindedir.

Bir sendika, gücünü üye sayısından alır. Eğer siz haklarınızı geriye götüren, emekli maaşınızı kuşa çeviren düzenlemelere ses çıkarmayan bir yapıya aidat ödemeye ve üye kalmaya devam ederseniz, o yapıya “Ben halimden memnunum, haklarımı masada bırakmaya devam edebilirsin” mesajı vermiş olursunuz.

  • Toplu sözleşme masasında memuru enflasyona ezdiren,
  • 2008 sonrası girişlilerin emeklilik hakkı gasp edilirken kafasını kuma gömen,
  • Kariyer basamakları, ek gösterge ve seyyanen zam oyunlarıyla memuru oyalayan yapılara verilen her bir üyelik desteği, gelecekte yaşanacak daha büyük mağduriyetlerin davetiyesidir.

Sonuç: Sil Baştan Bir Reform Kaçınılmazdır

Türkiye’deki emeklilik sistemi, yamalı bohça formundan çıkarılmalı ve “tek tip, adil ve insani” bir anlayışla sil baştan değiştirilmelidir. 2008 öncesi ve sonrası ayrımı derhal ortadan kaldırılmalı, memurun çalışırken aldığı tüm net gelir (seyyanen ödemeler dahil) emekli keseneğine sayılmalıdır.

Ancak bu dönüşüm, masada oturan etkisiz sendikaların lütfuyla değil, kamu çalışanlarının iradesiyle gerçekleşecektir. Memurlar olarak silkelenmek, bizi temsil etmeyen yapılardan desteğimizi çekmek ve hakkımızı hukuki-örgütlü mücadeleyle aramak zorundayız. Aksi takdirde, bugün ses çıkarmayanlar, yarın emekli olduklarında açlık sınırının altında bir yaşamla baş başa kalmaya mahkum olacaklardır.

Devamını Oku...
Diyanet’te Şube Müdürlüğü Sınırı: Tehdit mi, Rehber mi?

Diyanet İşleri Başkanlığı, Anadolu’nun en ücra köşesinden metropollere kadar çok geniş bir coğrafyada, toplumun manevi hayatına rehberlik eden devasa bir teşkilattır. Bu teşkilatın omurgasını ise şüphesiz camilerde, Kur’an kurslarında gece gündüz demeden görev yapan fedakar din görevlilerimiz oluşturmaktadır. Ancak sahada işlerin kusursuz yürümesi, sadece din görevlilerimizin gayretine değil, taşra teşkilatındaki idari mekanizmanın adaletine de bağlıdır.

Bugün gelinen noktada, taşra teşkilatının en kritik yönetim kademelerinden biri olan ilçe müftüleri ve şube müdürlerinin görev ve sorumluluk tanımlarının net bir şekilde yapılması, artık ertelenemez bir zorunluluk haline gelmiştir.

İki Farklı Şube Müdürü Portresi

Sahanın nabzını tuttuğumuzda karşımıza maalesef iki taban tabana zıt şube müdürü profili çıkıyor:

  • Mihrabın ve Minberin Destekçileri: Bir tarafta görevini bir hizmet yarışı olarak gören, din görevlisinin derdiyle dertlenen, mevzuatı zorlaştırmak için değil kolaylaştırmak için esneten, personele her konuda kol kanat geren şube müdürlerimiz var. Onlar, idareci olmanın “hakim olmak” değil, “hadim (hizmetkar) olmak” anlamına geldiğinin bilincindeler.
  • Mevzuatı Silah Olarak Kullananlar: Diğer tarafta ise adeta kendisini din görevlilerine zorluk çıkarmaya, tabiri caizse “zulmetmeye” adamış bir azınlık yer alıyor. Bürokratik gücü bir ego tatmini vasıtası olarak gören, din görevlisinin moral ve motivasyonunu sıfırlayan bu anlayış, sadece personele değil, Diyanet’in kurumsal itibarına da zarar vermektedir.

Aynı unvana, aynı yetkilere sahip iki memurun yönettiği ilçelerde personelin huzuru arasında dağlar kadar fark varsa, burada kişisel inisiyatiflerin ötesinde yasal bir boşluk var demektir. İdarecinin keyfi tutumu, din görevlisinin kaderi olamaz.

Çözüm: İvedilikle Net Görev Tanımı

Bir şube müdürünün yetkisi nerede başlar, nerede biter? Müftünün koordinasyon yetkisi ile şube müdürünün idari sınırları nasıl ayrışır? Bu soruların cevabı yoruma açık bırakılmamalıdır. Diyanet İşleri Başkanlığımızın, taşradaki bu yetki karmaşasını ve keyfi uygulamaları sonlandıracak adımları ivedilikle atacağına olan inancımız tamdır.

Mevzuatta yapılacak net bir görev ve sorumluluk tanımı; hem işini hakkıyla yapan idarecilerimizi koruyacak hem de yetkisini aşarak personele mobbing uygulayanların önünü kesecektir.

Tekbir-Sen Olarak Sözümüzdür

Bizler Tekbir-Sen olarak, Diyanet çalışanlarımızın sahada yaşadığı sorunları, uğradıkları haksızlıkları ve idari baskıları gayet iyi biliyoruz. Sendikacılığı sadece koltuk icraatı olarak görmüyor; personelin huzurunun, din hizmetinin kalitesini doğrudan etkilediğine inanıyoruz.

Diyanet personelinin hakkını, hukukunu ve çalışma barışını korumak adına dün olduğu gibi bugün de sesimizi yükseltmeye, çözüm yolları üretmeye ve bu uğurda cesur adımlar atmaya kararlılıkla devam edeceğiz. Müftülükler ceza kesme merci değil, rehberlik ve koordinasyon merkezleri olmalıdır.

Unutulmamalıdır ki; mihraptaki imamın, kürsüdeki vaizin, sınıftaki Kur’an kursu öğreticisinin huzurlu olmadığı bir sistemde, topluma verimli bir din hizmeti sunulamaz. İdari reform, tam da bu huzuru tesis etmek için bugün elzemdir.

Devamını Oku...
Makamlar Ego Tatmin Yeri Değil, Millete Hizmet Kapısıdır!

“Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.”

İslam dininin yönetim, iletişim ve insan ilişkilerindeki temel vizyonunu çizen bu kutlu hadis-i şerif, ne yazık ki bugün bizzat bu dini tebliğ etmek ve yaşatmakla mükellef kurumların bazı kademelerinde unutulmaya yüz tutmuştur. Din görevlilerimizin mihrapta, kürsüde, minberde gece gündüz demeden yürüttüğü ulvi görev, maalesef bazı il/ilçe müftüleri ve şube müdürlerinin mevzuatı aşan şahsi engellemeleriyle sekteye uğratılmaktadır.

Geçtiğimiz günlerde Tekbir-Sen olarak şahit olduğumuz ve bizzat bir din görevlimizin Kurban Bayramı idari izni esnasında yaşadığı mobbing vari tutum, bardağı taşıran son damla olmuştur. Bir şube müdürünün, personeline kanuni hakkı olan idari izni kullandırtmamak adına “Cuma namazında caminde ol, bayramın birinci günü izin kullanamazsın” gibi hiçbir hukuki dayanağı olmayan, tamamen keyfi ve kanun dışı söylemlerde bulunması kabul edilemez.

Açıkça sormak istiyoruz: Müftülükler, bazı yöneticilerin egolarını tatmin etme ve memurlar üzerinde tahakküm kurma makamları mıdır?

İzin Hakları Amirlerin Tekelinde Değildir, Kanuni Temirlerdir!

Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir ve hiçbir amir, maiyetindeki personelin kanuni haklarını kendi rızasına veya keyfine bağlayamaz.

  • 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 10. Maddesi açıkça der ki: “Amir, maiyetindeki memurlara hakkaniyet ve eşitlik içinde davranır. Amirlik yetkisini kanun, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ve yönetmeliklerde belirtilen esaslar içinde kullanır.”
  • Yine aynı kanunun Yıllık ve Mazeret İzinleri başlığı altındaki maddeler ve Cumhurbaşkanlığı tarafından yayımlanan İdari İzin Genelgeleri, tüm devlet memurlarını kapsadığı gibi din görevlilerimizi de kapsar. İdari izin, devletin en üst kademesi tarafından verilen toplu bir haktır; taşradaki bir şube müdürünün bu hakkı tırpanlama yetkisi yoktur.

Din görevlisi izne çıkacağı zaman önüne sürülen “Cumayı kim kıldıracak?”, “Yerine adam buldun mu?” soruları, kurumsal bir yönetim acziyetinin itirafıdır. Diyanet İşleri Başkanlığı Taşra Teşkilatı Görev Yönetmeliği uyarınca, personelin izinli veya raporlu olduğu dönemlerde camilerdeki ibadet hizmetlerinin aksamaması için gerekli planlamayı ve görevlendirmeyi yapmak din görevlisinin değil, müftülüğün ve o şube müdürünün asli görevidir. Memura kendi hakkını kullanabilmesi için şart koşmak, görevi ihmal etmektir.

Hukuksuzluğa Karşı Kaymakamlık, DİB ve Cumhurbaşkanlığı Nezdinde Mücadele

Nitekim bu haksızlığa karşı sessiz kalmayarak İlçe Kaymakamlığına müracaat edilmesi ve sonrasındaki mutat toplantıda ilçe müftüsünün “Müftülük olarak planlama yapacağız, dileyen idari iznini kullanabilir” şeklindeki sağduyulu açıklaması, yapılan hatadan dönülmesi adına olumludur. Ancak bu durum, taşrada yaşanan yapısal ve zihniyet kaynaklı problemleri tamamen ortadan kaldırmamaktadır.

Tekbir-Sen olarak, din görevlilerimizi köle, kendilerini ise buyrukçu ilan eden bu zihniyete karşı sesimizi en gür şekilde çıkarmaya devam edeceğiz. Bu doğrultuda;

  1. Söz konusu şube müdürünün mevzuat dışı ve keyfi tutumu hakkında Diyanet İşleri Başkanlığımıza resmi şikayette bulunulmuştur.
  2. İzinler konusunda din görevlilerine zorluk çıkaran, kurum aidiyetini zedeleyen tüm müftülükler ve idareciler hakkında Cumhurbaşkanlığı (CİMER) düzeyinde gerekli yasal girişimler başlatılmıştır.

Din Görevlileri Asla Yalnız Değildir!

Diyanet İşleri Başkanlığımızın, taşra teşkilatlarında kronikleşmeye başlayan bu “izin krizi” ve “amir baskısı” hususunda ivedi bir şekilde müftülükleri uyaran net bir genelge yayımlamasını talep ediyoruz.

Kimse din görevlilerimizin sahipsiz olduğunu sanmasın. Birileri koltuklarından güç alıp ego tatmin etsin diye bizlerden susmamızı, haklarımızın çiğnenmesine göz yummamızı beklemesin. Tekbir-Sen olarak gönülleri fethede fethede, sorunların çözümü konusunda da cesur adımlar ata ata büyümeye; diyanet ve vakıf çalışanlarımızın haklı ve cesur sesi olmaya kararlılıkla devam edeceğiz!

Unutulmasın ki; adaletle hükmetmeyen makamlar, oturanların omuzlarında birer vebal yüküdür.

Devamını Oku...
Taşranın Sessiz Çığlığı: Din Görevlisi mi, Dernek Tahsildarı mı?

Taşranın Sessiz Çığlığı: Din Görevlisi mi, Dernek Tahsildarı mı?

Türkiye’nin en ücra köylerinden şehir merkezlerine kadar, toplumsal dokunun manevi mimarları olan din görevlileri, bugün ne yazık ki sadece “maneviyat” ile açıklanamayacak kadar ağır yapısal ve ekonomik sorunların pençesinde kıvranmaktadır. Kanunla çerçevesi çizilmiş birer devlet memuru olmalarına rağmen, taşrada görev yapan hocalarımız; dernek tahakkümü, ekonomik dar boğaz ve liyakatten uzak idari baskılar arasında adeta bir “varoluş mücadelesi” vermektedir.

Cami Dernekleri: Yardımcı mı, “Paralel” Amir mi?

Cami giderlerinin (aydınlatma dışındaki ısınma, soğutma, bakım-onarım vb.) merkezi bütçeden karşılanmaması, din görevlilerimizi cami derneklerinin eline mahkum eden temel yaradır. 633 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun, din hizmetlerini bir kamu hizmeti olarak tanımlar. Ancak pratik uygulama, bu kamu hizmetinin finansmanını yerel derneklere bırakmaktadır.

Bu durum, hukuk devletinde kabul edilemez bir “hiyerarşi sapmasına” yol açmaktadır:

  • Yetki Gaspı: Cami müştemilatının anahtarını elinde tutan veya faturayı ödeyen dernek yöneticileri, kendilerini din görevlisinin mülki amiri (müftü veya kaymakam) yerine koymaktadır.
  • Hukuki Çelişki: Bir devlet memurunun görevini ifa ederken sivil bir derneğin “lütfuna” muhtaç bırakılması, Anayasa’nın “Hukuk Devleti” ilkesiyle ve devletin saygınlığıyla bağdaşmaz.

Enflasyon Kıskacı ve “Vekil/Fahri” Mağduriyeti

Yükselen enflasyon, tüm sabit gelirlileri vurduğu gibi din görevlilerinin de alım gücünü eritmiştir. Ancak tablonun en karanlık yüzü vekil ve fahri statüsünde çalışan hocalarımızdır.

Asgari ücretin dahi altında bir bedelle, sosyal güvenceden yoksun veya eksik primle çalıştırılan bu hocalarımız, “eşit işe eşit ücret” ilkesinin açık bir ihlalidir. Anayasa’nın 55. maddesi, “Devlet, çalışanların yaptıkları işe uygun adaletli bir ücret elde etmeleri ve diğer sosyal yardımlardan yararlanmaları için gerekli tedbirleri alır” der. Mevcut tablo, bu anayasal hükmün taşrada askıya alındığının resmidir.


Müftülük Makamı: Kanunların Üstünde Bir Ada mı?

Belki de en yaralayıcı olanı, bazı il ve ilçe müftülerinin yönetim anlayışıdır. İdare hukuku, “idarenin kanuniliği” ilkesi üzerine kuruludur. Hiçbir amir, maiyetindeki memura kanun ve yönetmeliklerin dışında, şahsi kapris veya “ben yaptım oldu” mantığıyla muamele edemez.

Din görevlilerini yok sayan, kapısını onlara kapatan veya mevzuatı kendine göre yorumlayarak baskı kuran bir anlayış, sadece personelin motivasyonunu bozmakla kalmaz; aynı zamanda Türk Ceza Kanunu kapsamında “Görevi Kötüye Kullanma” ve “Mobbing” (Bezdiri) suçlarının sınırlarına girer. Müftülük makamı, tahakküm değil, rehberlik ve adalet makamı olmalıdır.

Sonuç ve Çözüm Çağrısı

Din görevlisi, cemaatin önünde namaz kıldıran bir figürden ibaret değildir; devletin taşradaki en uçtaki temsilcisidir. Bu temsil yetkisinin zedelenmemesi için:

  1. Merkezi Bütçe: Cami giderleri tamamen genel bütçeden karşılanmalı, din görevlisi “para toplayan” veya “derneğe hesap veren” konumundan kurtarılmalıdır.
  2. Kadro ve Güvence: Vekil ve fahri ayrımı kaldırılarak, tüm din görevlileri insan onuruna yakışır bir ücret ve kadro güvencesine kavuşturulmalıdır.
  3. Denetim ve Liyakat: Müftülüklerin idari işlemleri, kanunilik ve etik ilkeler çerçevesinde sıkı denetime tabi tutulmalıdır.

Unutulmamalıdır ki; mihrabı dernek odasına, minberi ekonomik kaygıya hapseden bir sistemin manevi bir ihyadan bahsetmesi mümkün değildir. Adalet, önce caminin içindeki omuz omuza saf tutanların hukukunu korumakla başlar.

Devamını Oku...
ADALETİN MÜHRÜNÜ KİMLER, NİÇİN KARARTIYOR?

ADALETİN MÜHRÜNÜ KİMLER, NİÇİN KARARTIYOR?

Bir kurumun saygınlığı, o kurumun binalarıyla değil, içinde görev yapanların adalet terazisiyle ölçülür. Hele ki bu kurum, İslam dininin izzetini ve toplumun maneviyatını temsil eden Diyanet İşleri Başkanlığı ise, oradaki her imza “Hak” adına atılmalı, her tutanak “Hakikat” üzerine bina edilmelidir.

Ancak son günlerde bir il müftülüğümüzde yürütülen soruşturma süreciyle ilgili gelen bilgiler, sadece vicdanları yaralamakla kalmıyor, açık bir hukuk katliamına işaret ediyor.

“Yazmayalım, Gerek Yok” Demek, Hakikati Örtmektir!

Soruşturmayı yürüten bir İl Müftü Yardımcısı, ifadesine başvurduğu din görevlisi hocalarımızın beyanlarını alırken adeta bir “sansür memuru” gibi davranmaktadır. Şahitlerin ve şikayetçilerin beyanları karşısında; “Buna gerek yok”, “Bunu yazmayalım”, “Sizden öncekiler zaten söyledi” diyerek tutanakları eksik tuttuğu, kritik beyanları hasıraltı ettiği aşikardır.

Buradan sormak istiyoruz: Sayın Müftü Yardımcısı, siz orada bir “hakikat arayıcısı” mısınız, yoksa belirli isimleri korumak için örülmüş bir “zırh” mı?

Bir soruşturmacının görevi, şikayet edilenleri ne pahasına olursa olsun korumak veya dosyayı önceden verilmiş kararlara uydurmak değildir. Göreviniz; kim, ne söylemişse onu virgülüne dokunmadan tutanağa geçirmek ve adaletin tecellisine hizmet etmektir. Şahitlerin beyanlarını seçerek, eleyerek veya küçümseyerek tutanağa geçirmemek, Türk Ceza Kanunu kapsamında “Görevi Kötüye Kullanma” ve “Resmi Belgede Sahtecilik” suçlarının sınırlarına girmektir.

Bu Adam Kayırmaca Değil de Nedir?

Hocalarımızın samimiyetle dile getirdiği gerçekleri sümen altı etmek, açıkça adam kayırmacılıktır. Eğer bu tutumunuzun arkasında bir art niyet yoksa, neden gerçeklerin kağıda dökülmesinden korkuyorsunuz? Bir din görevlisine yakışan, “Kenar-ı Dicle’de bir kurt aşırsa bir koyunu, gelir de adl-i ilahi sorar Ömer’den” şiarıyla hareket etmektir; “Dosyayı nasıl kapatırız?” hesabıyla değil!

Deşifre Etmekten de Şikayet Etmekten de Çekinmeyeceğiz!

Buradan açıkça ilan ediyoruz: Söz konusu İl Müftü Yardımcısının kim olduğu tarafımızca bilinmektedir. Eğer bu hukuk tanımaz tavır, bu “korumacı” ve taraflı tutum devam ederse;

  1. Bu şahsın kimliğini tüm sosyal medya hesaplarımızdan ve sitemizden deşifre edeceğiz. 2. Diyanet İşleri Başkanlığı nezdinde en üst düzeyde şikayetlerimizi ileterek, müfettiş eliyle bu sürecin yeniden incelenmesini talep edeceğiz.
  2. Eksik tutulan tutanaklar ve baskı altına alınan şahit beyanlarıyla ilgili yargı yoluna başvurarak bu adaletsizliğin hesabını hukuk önünde soracağız.

Diyanet teşkilatı, kimsenin kişisel nüfuz alanı veya “arkadaş koruma platformu” değildir. Kimse kendini hukukun ve hakikatin üzerinde görmesin. Adalet mülkün temelidir; o temeli sarsmaya kalkanlar, en başta o enkazın altında kalırlar.

Süreci anbean takip ediyoruz. Ya adaletle hükmedin ya da o koltuğu hak edene bırakın!

Devamını Oku...
Kıymetli Din Görevlilerimiz!

Kıymetli Din Görevlilerimiz!

Son dönemde yaşadığınız idari, özlük ve çalışma koşullarına ilişkin sorunlarda çözüm adresi olarak Tekbir-Sen’i görmeniz bizleri memnun etmektedir. Bu güven, sendikal mücadelenin en kıymetli kazanımıdır. Çünkü bir sendikanın en büyük gücü; üyelerinin inancı, sahadaki karşılığı ve hak arama konusundaki kararlılığıdır.

Ancak burada üzerinde durulması gereken önemli bir çelişki bulunmaktadır.

Sorunların çözümü için Tekbir-Sen’in kapısını çalarken, üyelik noktasında başka bir sendikada kalmaya devam etmek; hem sendikal dayanışma ruhu hem de örgütlü mücadelenin doğası açısından izaha muhtaç bir durumdur. Sendikacılık yalnızca ihtiyaç anında başvurulan bir danışma mekanizması değildir. Sendikacılık, aidiyet gerektirir. Sorumluluk gerektirir. Bedel gerektirir.

Bir yapının güçlü olabilmesi için, o yapının arkasında duran iradenin net olması gerekir. Hak ararken başka bir yapının çatısı altında kalmak; temsil gücünü zayıflatır, mücadeleyi bölük pörçük hale getirir ve sahadaki etkiyi azaltır. Çünkü sendikal güç, sayı ile; sayı ise net duruş ile oluşur.

Elbette her din görevlimizin sendika seçme özgürlüğü vardır. Bu, anayasal bir haktır. Ancak çözüm adresi olarak görülen bir yapının aynı zamanda tercih edilmemesi, üzerinde düşünülmesi gereken bir tutarsızlığı ortaya koymaktadır.

Tekbir-Sen olarak bizler; kapımızı çalan hiçbir din görevlimizi geri çevirmedik, çevirmeyiz. Ancak güçlü bir mücadele, güçlü bir irade ve açık bir aidiyetle mümkündür. Sorunların kalıcı çözümü; yalnızca talep etmekle değil, o talebin arkasında örgütlü biçimde durmakla sağlanır.

Unutulmamalıdır ki sendikacılık, seyirci kalma değil taraf olma işidir. Hak aramak cesaret ister; cesaret ise net bir duruş gerektirir.

Karar siz kıymetli din görevlilerimizindir.

Devamını Oku...
Kişisel Verilerin Hukuka Aykırı Kullanımı

Kişisel Verilerin Hukuka Aykırı Kullanımı

Son günlerde sendikamıza ulaşan şikâyetler, kamu yönetimi, sendikal özgürlükler ve kişisel verilerin korunması bakımından son derece ciddi ve üzerinde durulması gereken iddiaları gündeme taşımaktadır.

Diyanet Akademisi’nden mezun olarak tercih ettikleri yerlere ataması yapılan bazı din görevlilerinin, henüz göreve başlamadan önce “malum sendikanın” temsilcileri tarafından telefonla aranarak, ilgili sendikaya üye olmaları gerektiğinin ifade edildiği; aksi hâlde göreve başlama evraklarının eksik sayılacağı ve fiilen göreve başlatılmayacaklarının söylendiği yönünde sendikamıza çok sayıda şikâyet ulaşmıştır. Bununla da sınırlı kalmayıp, bazı il ve ilçe müftülüklerinde yeni göreve başlayacak hocalarımıza, göreve başlama evraklarıyla birlikte sendika üyelik formlarının imzalatıldığı iddiaları bulunmaktadır.

Sendikal Özgürlük ve Hukuka Aykırılık

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 51. maddesi açık ve nettir: Sendikaya üye olmak ya da olmamak bireyin özgür iradesine bağlıdır. Hiç kimse bir sendikaya üye olmaya zorlanamaz; sendikaya üye olmaması sebebiyle herhangi bir hak kaybına uğratılamaz. Bu anayasal güvence, 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu ile de açıkça korunmuştur.

Göreve başlama işlemleri, tamamen mevzuatta sayılan belgeler üzerinden yürütülür. Sendika üyeliği, göreve başlama şartı değildir; böyle bir şartın ima edilmesi dahi açık bir hukuka aykırılık teşkil eder.

Asıl Kritik Soru: Telefon Numaraları Kim Tarafından Paylaşılıyor?

İddiaların en dikkat çekici ve en vahim boyutu ise şudur: Henüz göreve dahi başlamamış olan din görevlilerimizin kişisel telefon numaraları, hangi yollarla ve kimler tarafından sendika temsilcilerine ulaştırılmaktadır?

Bu noktada 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu (KVKK) devreye girmektedir. Telefon numarası, KVKK kapsamında açıkça kişisel veri niteliğindedir. Bu verinin, ilgili kişinin açık rızası olmaksızın üçüncü kişilerle paylaşılması hukuka aykırıdır ve suç teşkil eder.

Kamu kurumlarında görev yapan memurların şunu çok iyi bilmesi gerekir:

  • Kişisel verilerin yetkisiz şekilde paylaşılması sadece idari bir hata değil,
  • Aynı zamanda cezai ve disipliner sorumluluk doğuran ağır bir ihlaldir.

Bu verileri paylaşan kişi ya da kişiler; “sendikal yakınlık”, “alışkanlık” veya “teamül” gibi gerekçelerin arkasına sığınamaz. Hukuk devleti ilkesinde teamül değil, kanun esastır.

Bu iddialar doğruysa, mesele sadece bireysel hatalarla açıklanamaz. Kurumsal denetim, veri güvenliği ve idari tarafsızlık ciddi şekilde sorgulanır hâle gelir. Kamu kurumlarının, çalışanlarını belli bir sendikaya yönlendirdiği algısının oluşması dahi, devletin tarafsızlığına zarar verir.

Diyanet İşleri Başkanlığı başta olmak üzere ilgili tüm idari birimlerin;

  • Göreve başlama süreçlerini,
  • Kişisel verilerin kimler tarafından, hangi amaçla işlendiğini,
  • Sendikal faaliyetlerin kurum sınırları içinde nasıl yürütüldüğünü
    ivedilikle ve şeffaf biçimde incelemesi artık bir zorunluluktur.

Henüz göreve başlamamış, meslek hayatının başındaki din görevlilerimizin baskı altında bırakılması; anayasal haklarının ihlal edilmesi ve kişisel verilerinin hukuka aykırı biçimde kullanılması kabul edilemez. Bu iddialar, sadece sendikal bir sorun değil; hukuk devleti, kamu etiği ve insan hakları meselesidir.

Sessizlik, bu tür uygulamaları normalleştirir. Hukuk ise suskunlukla değil, kararlılıkla ayakta kalır.

Devamını Oku...
DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞINDA SENDİKAL HAK İHLALLERİ, TARAFSIZLIK İLKESİNİN AŞINMASI VE SİSTEMATİK BASKILAR

DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞINDA SENDİKAL HAK İHLALLERİ, TARAFSIZLIK İLKESİNİN AŞINMASI VE SİSTEMATİK BASKILAR

Sendikacılık, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, uluslararası sözleşmeler ve yürürlükteki mevzuatla güvence altına alınmış devredilemez bir temel haktır. Ancak Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde sendikal faaliyet yürütmenin, özellikle belirli sendikalar dışında kalan yapılar için, fiilen zorlaştırıldığı ve baskı altına alındığı açıkça görülmektedir.

1. Hukuki Çerçeve Tartışmasızdır

  • T.C. Anayasası’nın 51. maddesi, kamu görevlilerinin sendikaya üye olma ve sendikal faaliyette bulunma hakkını güvence altına alır.
  • 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu, idarecilerin sendikalar karşısında mutlak tarafsızlıkla hareket etmesini zorunlu kılar.
  • ILO’nun 87 ve 98 sayılı sözleşmeleri, sendikal ayrımcılığı ve baskıyı açıkça yasaklamaktadır.

Bu hükümler karşısında, sendikal tercihin sorgulanması dahi hukuka aykırıdır.

2. İl ve İlçe Müftülerinin Sendikal Tarafsızlığı İhlali

Sahada yaşananlar, bazı il ve ilçe müftülerinin kamu yöneticisi kimliğini bir kenara bırakarak belirli bir sendikanın, özellikle Diyanet-Sen’in fiilî temsilcisi gibi davrandığını göstermektedir.

Bu tarafgirliğin en somut ve inkâr edilemez göstergelerinden biri:

Bazı il ve ilçe müftülerimizin Ankara’ya yaptıkları ziyaretlerde, Diyanet-Sen tarafından kendileri için tahsis edilen otellerde konaklamalarıdır.

Tarafsız olması gereken bir kamu yöneticisinin, bir sendikanın sunduğu imkânlardan faydalanması:

  • Sendikal kayırma şüphesini güçlendirmekte,
  • Diğer sendikalara üye personel üzerinde baskı ve sindirme etkisi oluşturmaktadır,
  • Kamu etiği ve liyakat ilkesini ağır biçimde zedelemektedir.

Bu durum, basit bir tercih değil; çıkar ilişkisi ve taraflılık iddiası doğuran ciddi bir ihlaldir.

3. Açık ve Doğrudan Sözlü Baskılar (Tanıklıklarla Sabit)

Sorun yalnızca dolaylı uygulamalarla sınırlı değildir. Sendikamız üyeleri ve temsilcileri, bazı il ve ilçe müftüleri tarafından doğrudan sözlü baskıya maruz kaldıklarını bizzat ifade etmiş; bu sözlere sendika yöneticileri ve çalışanlar şahit olmuştur.

Üyelerimize ve temsilcilerimize yöneltilen ifadeler arasında şunlar yer almaktadır:

  • “Bu sendikayı nereden buldun?”
  • “Başka sendika yok muydu?”
  • “Neden Diyanet-Sen’den istifa ettin?”

Bu ifadeler:

  • Sendikal tercihin sorgulanması,
  • Personelin psikolojik baskı altına alınması,
  • İdari makamın sendikal yönlendirme aracı olarak kullanılması anlamına gelmektedir.

Açıkça ifade ediyoruz:
Bir kamu yöneticisinin personeline bu soruları sorması hukuka aykırıdır, yetki aşımıdır ve sendikal baskıdır.

4. Mobbing ve Ayrımcılığın Kurumsallaşması

Bu sözlü baskılar; görevlendirme, izin, kurs ve değerlendirme süreçlerinde dolaylı cezalandırma uygulamalarıyla birleştiğinde açık bir mobbing düzenine dönüşmektedir.

Bu uygulamalar:

  • 4688 sayılı Kanun’un ihlali,
  • Türk Ceza Kanunu kapsamında görevi kötüye kullanma,
  • Aynı zamanda kamu görevlisi ahlakına ve kul hakkına aykırı fiillerdir.

5. Şube Müdürleri Eliyle Sendikal Faaliyetin Engellenmesi

Bazı şube müdürlerinin sendikal faaliyetleri engelleyici tutumları da bu baskı zincirinin bir parçasıdır. Duyuruların engellenmesi, toplantıların zorlaştırılması, temsilcilerin personelle temasının kesilmesi:

  • Sendikal faaliyetin açıkça engellenmesi,
  • Kamu yetkisinin sendikal baskı aracı olarak kullanılmasıdır.

Sendikacılık, idarenin izniyle değil; kanunun güvencesiyle yapılır.

6. Oluşturulan Korku ve Baskı İklimi

Tüm bu uygulamalar Diyanet personeli üzerinde sistematik bir korku iklimi oluşturmuştur. Personel:

  • Sendika tercihini özgürce yapamamaktadır,
  • Sendika değiştirmekten çekinmektedir,
  • Hak ihlallerine rağmen susmak zorunda bırakılmaktadır.

Bu tablo, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın temsil ettiği değerlerle bağdaşmamaktadır.

Buradan açıkça ilan ediyoruz:

  • Hiçbir müftü ve hiçbir idareci sendika temsilcisi değildir.
  • Hiçbir kamu yöneticisi, personelin sendika tercihini sorgulayamaz.
  • Hiçbir sendika, idari makamlar eliyle korunamaz veya büyütülemez.

Aksi her uygulama hukuka aykırıdır, belgelenmektedir ve gerektiğinde yargı mercilerine taşınacaktır.

Sendikal haklar pazarlık konusu değildir.
Anayasal haklar baskıyla ortadan kaldırılamaz.
Ve hiçbir makam, hukukun üstünde değildir.

Devamını Oku...