Makamlar Ego Tatmin Yeri Değil, Millete Hizmet Kapısıdır!

“Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.”

İslam dininin yönetim, iletişim ve insan ilişkilerindeki temel vizyonunu çizen bu kutlu hadis-i şerif, ne yazık ki bugün bizzat bu dini tebliğ etmek ve yaşatmakla mükellef kurumların bazı kademelerinde unutulmaya yüz tutmuştur. Din görevlilerimizin mihrapta, kürsüde, minberde gece gündüz demeden yürüttüğü ulvi görev, maalesef bazı il/ilçe müftüleri ve şube müdürlerinin mevzuatı aşan şahsi engellemeleriyle sekteye uğratılmaktadır.

Geçtiğimiz günlerde Tekbir-Sen olarak şahit olduğumuz ve bizzat bir din görevlimizin Kurban Bayramı idari izni esnasında yaşadığı mobbing vari tutum, bardağı taşıran son damla olmuştur. Bir şube müdürünün, personeline kanuni hakkı olan idari izni kullandırtmamak adına “Cuma namazında caminde ol, bayramın birinci günü izin kullanamazsın” gibi hiçbir hukuki dayanağı olmayan, tamamen keyfi ve kanun dışı söylemlerde bulunması kabul edilemez.

Açıkça sormak istiyoruz: Müftülükler, bazı yöneticilerin egolarını tatmin etme ve memurlar üzerinde tahakküm kurma makamları mıdır?

İzin Hakları Amirlerin Tekelinde Değildir, Kanuni Temirlerdir!

Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir ve hiçbir amir, maiyetindeki personelin kanuni haklarını kendi rızasına veya keyfine bağlayamaz.

  • 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 10. Maddesi açıkça der ki: “Amir, maiyetindeki memurlara hakkaniyet ve eşitlik içinde davranır. Amirlik yetkisini kanun, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ve yönetmeliklerde belirtilen esaslar içinde kullanır.”
  • Yine aynı kanunun Yıllık ve Mazeret İzinleri başlığı altındaki maddeler ve Cumhurbaşkanlığı tarafından yayımlanan İdari İzin Genelgeleri, tüm devlet memurlarını kapsadığı gibi din görevlilerimizi de kapsar. İdari izin, devletin en üst kademesi tarafından verilen toplu bir haktır; taşradaki bir şube müdürünün bu hakkı tırpanlama yetkisi yoktur.

Din görevlisi izne çıkacağı zaman önüne sürülen “Cumayı kim kıldıracak?”, “Yerine adam buldun mu?” soruları, kurumsal bir yönetim acziyetinin itirafıdır. Diyanet İşleri Başkanlığı Taşra Teşkilatı Görev Yönetmeliği uyarınca, personelin izinli veya raporlu olduğu dönemlerde camilerdeki ibadet hizmetlerinin aksamaması için gerekli planlamayı ve görevlendirmeyi yapmak din görevlisinin değil, müftülüğün ve o şube müdürünün asli görevidir. Memura kendi hakkını kullanabilmesi için şart koşmak, görevi ihmal etmektir.

Hukuksuzluğa Karşı Kaymakamlık, DİB ve Cumhurbaşkanlığı Nezdinde Mücadele

Nitekim bu haksızlığa karşı sessiz kalmayarak İlçe Kaymakamlığına müracaat edilmesi ve sonrasındaki mutat toplantıda ilçe müftüsünün “Müftülük olarak planlama yapacağız, dileyen idari iznini kullanabilir” şeklindeki sağduyulu açıklaması, yapılan hatadan dönülmesi adına olumludur. Ancak bu durum, taşrada yaşanan yapısal ve zihniyet kaynaklı problemleri tamamen ortadan kaldırmamaktadır.

Tekbir-Sen olarak, din görevlilerimizi köle, kendilerini ise buyrukçu ilan eden bu zihniyete karşı sesimizi en gür şekilde çıkarmaya devam edeceğiz. Bu doğrultuda;

  1. Söz konusu şube müdürünün mevzuat dışı ve keyfi tutumu hakkında Diyanet İşleri Başkanlığımıza resmi şikayette bulunulmuştur.
  2. İzinler konusunda din görevlilerine zorluk çıkaran, kurum aidiyetini zedeleyen tüm müftülükler ve idareciler hakkında Cumhurbaşkanlığı (CİMER) düzeyinde gerekli yasal girişimler başlatılmıştır.

Din Görevlileri Asla Yalnız Değildir!

Diyanet İşleri Başkanlığımızın, taşra teşkilatlarında kronikleşmeye başlayan bu “izin krizi” ve “amir baskısı” hususunda ivedi bir şekilde müftülükleri uyaran net bir genelge yayımlamasını talep ediyoruz.

Kimse din görevlilerimizin sahipsiz olduğunu sanmasın. Birileri koltuklarından güç alıp ego tatmin etsin diye bizlerden susmamızı, haklarımızın çiğnenmesine göz yummamızı beklemesin. Tekbir-Sen olarak gönülleri fethede fethede, sorunların çözümü konusunda da cesur adımlar ata ata büyümeye; diyanet ve vakıf çalışanlarımızın haklı ve cesur sesi olmaya kararlılıkla devam edeceğiz!

Unutulmasın ki; adaletle hükmetmeyen makamlar, oturanların omuzlarında birer vebal yüküdür.

Devamını Oku...
Mağaranın Sessizliğinde Olgunlaşan Lezzet: Divle Obruk Peyniri ve Anadolu’nun Yaşayan Mirası

Mağaranın Sessizliğinde Olgunlaşan Lezzet: Divle Obruk Peyniri ve Anadolu’nun Yaşayan Mirası

Konya Ereğli’de gerçekleştirilen “Tarım ve Gıda Güvenliğinde Sürdürülebilirlik” panelinin ardından, Anadolu’nun en özel gastronomi miraslarından biri olan Divle Obruk Peyniri’nin üretildiği mağarayı ziyaret etme fırsatı bulduk. 

Bilimsel sunumlarla başlayan programımız, adeta doğanın kendi laboratuvarında devam etti… 

Karaman’ın Ayrancı ilçesine yaklaşık 16 kilometre uzaklıktaki Divle köyünde bulunan ve halk arasında “obruk” olarak bilinen bu doğal mağara, yalnızca bir peynir depolama alanı değil; aynı zamanda yüzyıllardır yaşayan doğal bir fermantasyon merkezi niteliğinde. 
Allah’ın bir mucizesine daha şahit oluyordum. 

Eşsiz doğal güzellikleri temaşa ederek bol bol fotoğraf çektik. Yerden yaklaşık 36 metre aşağıda bulunan ve yaklaşık 250 metre uzunluğa sahip mağaraya ikişer kişilik asansörle indik. Mağaranın kendine özgü kokusu ve yer altındaki karanlık atmosferi insanı adeta bambaşka bir âleme götürüyor. 

Gerçekten görmek ve koklamak lazım… 

Köy muhtarımızın verdiği bilgilere göre mağara, yıl boyunca ortalama 4 derece sıcaklığını koruyarak peynirin olgunlaşması için eşsiz bir doğal ortam oluşturuyor. 

Bilgileri büyük bir dikkatle dinlemeye devam ediyorum. 

Divle Obruk Peyniri; %80 koyun, %10 keçi ve %10 inek sütünden elde edilen özel karışımın geleneksel yöntemlerle hazırlanmasıyla üretiliyor. Peynirler keçi ve kuzu derilerine basıldıktan sonra mağaraya indiriliyor ve burada yaklaşık 5-6 ay boyunca doğal fermantasyona bırakılıyor. 

İlk zamanlarda beyaz görünümde olan tulumların yüzeyi zamanla maviye, ardından tamamen kırmızı bir renge dönüşüyor. Bu kırmızı renk ise peynirin olgunlaştığının en önemli göstergesi olarak kabul ediliyor. 

Bu eşsiz dönüşümün ardındaki en önemli unsur ise ulusal ve uluslararası yayınlara konu olmuş mağaranın doğal mikroflorası… 

Mağara duvarlarında bulunan özel bakteriler ve Penicillium türü küf mantarları, peynire kendine has aroma, renk ve lezzet kazandırıyor. Bu nedenle Divle Obruk Peyniri, halk arasında zaman zaman “Türk Rokforu” olarak da anılıyor. 

Aslında burada doğanın kendi biyoteknolojisini görmek mümkün. 

İnsan müdahalesi olmadan, yalnızca mağaranın doğal ekosistemiyle gerçekleşen bu olgunlaşma süreci; geleneksel bilginin ve mikrobiyal çeşitliliğin ne kadar değerli olduğunu bir kez daha gösteriyor. 

Bölgedeki üretimin yalnızca ekonomik değil; kültürel, biyolojik ve gastronomik açıdan da büyük önem taşıdığı görülüyor. Ürünün ulusal ve uluslararası düzeyde daha güçlü tanıtılmasıyla birlikte bölge ekonomisinin çok daha fazla güçleneceği de açıkça görülüyor. 

Panelde dijital tarım, sürdürülebilir üretim ve gıda güvenliği üzerine yaptığımız değerlendirmelerin ardından Divle Obruk Mağarası’nı görmek, teorik bilgilerin sahadaki gerçek karşılığını hissetmek açısından oldukça anlamlıydı. Çünkü sürdürülebilirlik yalnızca teknolojiyle değil; aynı zamanda yerel bilgiye, biyolojik çeşitliliğe ve geleneksel üretim kültürüne sahip çıkmakla mümkün olabilir. 

Tabii ki orada tattığım yoğurdun lezzetini de hayatım boyunca unutamayacağım. 

Anadolu’nun derinliklerinde sessizce olgunlaşan bu peynir, aslında bizlere çok önemli bir gerçeği anlatıyor: 

Geçmişten geleceğe uzanan güçlü üretim mirasımız; hem sağlığımızı koruyor hem de eşsiz lezzetleri yaşatmaya devam ediyor. 

Bu anlamlı ziyareti gerçekleştirmemize vesile olan organizasyon ekibine tekrar teşekkür ediyorum. 

Devamını Oku...
Suçun Adresi: Başta Medya, Sonra Hepimiz 

Son günlerde yine akıl almaz olaylara tanıklık ediyoruz. 
Bir insanın, hatta bir öğrencinin asla yapamayacağını düşündüğümüz davranışlar sıradanlaşmaya başladı. 
İçimiz yanıyor… 

Ama hep aynı şeyi yapıyoruz: 
Suçu başkalarında arıyoruz. 

Kimi siyasetçileri suçluyor, 
kimi eğitim sistemini, 
kimi medyayı, 
kimi aileleri, 
kimi de dijital dünyanın görünmez kurgulayıcılarını… 

Liste uzayıp gidiyor. 

Peki ya biz? 
Kendimizi düzeltmek için ne yapıyoruz? 

Oysa aynı gemideyiz. 
Ve farkında olmadan birlikte batıyoruz. 

Bugün okuduğum bir akademik çalışma, bu gidişatı çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. 
PLOS ONE dergisinde yayımlanan ve Sherry Towers ve arkadaşlarının yürüttüğü araştırma, kitlesel şiddetin “bulaşıcı” olduğunu matematiksel modellerle gösteriyor. 

1998–2013 yılları arasındaki okul saldırıları ve kitlesel cinayet verileri incelenmiş. 
Sonuçlar ürkütücü: 

Bir saldırının ardından, benzer bir olayın gerçekleşme ihtimali yaklaşık 13 gün boyunca artıyor. 

Her kitlesel cinayet, ortalama 0,30 yeni olayı tetikliyor. 
Her okul saldırısı ise yaklaşık 0,22 yeni vakaya zemin hazırlıyor. 

Bu ne demek? 
Şiddet, tıpkı bir virüs gibi yayılıyor. 

Üstelik bu yayılımın en önemli taşıyıcısı, çoğu zaman farkında ya da olmadan, medya oluyor. 

Araştırma şunu açıkça gösteriyor: 
Daha az kişinin etkilendiği ve medyada geniş yer bulmayan olaylarda bu “bulaşma etkisi” görülmüyor. 

Yani… 
Saldırganı öne çıkaran, 
olayı dramatize eden, 
detaylarıyla servis edilen her haber, 
yeni bir felaketin tohumlarını atabiliyor. 

Bir diğer kritik gerçek ise silaha erişim. 
Veriler, silaha ulaşmanın kolay olduğu yerlerde bu şiddet dalgasının çok daha hızlı yayıldığını ortaya koyuyor. 

Sıkça dile getirilen “ruh sağlığı” tartışmaları ise çoğu zaman meselenin özünü gölgede bırakıyor. 
Bilimsel veriler, asıl belirleyici faktörlerin erişilebilirlik ve iletişim dili olduğunu söylüyor. 

Artık bu olayları “münferit sapkınlıklar” olarak değerlendirme lüksümüz yok. 

Karşımızda, matematiksel olarak modellenebilen, zamansal kümelenmeleri olan bir şiddet salgını var. 

Eğer medya dilini değiştirmezsek, 
eğer şiddeti görünür kılarken sorumluluk almazsak, 
eğer birey olarak kendimizi sorgulamazsak… 

Bu 13 günlük karanlık döngüler tekrar etmeye devam edecek. 

Ve biz, sadece izleyen değil, 
bu döngünün bir parçası olmaya devam edeceğiz. 

Acılarımız artarak devam edecek… 

Kaynak: PLOS ONE | DOI:10.1371/journal.pone.0117259 July 2, 2015 

Devamını Oku...
Taşranın Sessiz Çığlığı: Din Görevlisi mi, Dernek Tahsildarı mı?

Taşranın Sessiz Çığlığı: Din Görevlisi mi, Dernek Tahsildarı mı?

Türkiye’nin en ücra köylerinden şehir merkezlerine kadar, toplumsal dokunun manevi mimarları olan din görevlileri, bugün ne yazık ki sadece “maneviyat” ile açıklanamayacak kadar ağır yapısal ve ekonomik sorunların pençesinde kıvranmaktadır. Kanunla çerçevesi çizilmiş birer devlet memuru olmalarına rağmen, taşrada görev yapan hocalarımız; dernek tahakkümü, ekonomik dar boğaz ve liyakatten uzak idari baskılar arasında adeta bir “varoluş mücadelesi” vermektedir.

Cami Dernekleri: Yardımcı mı, “Paralel” Amir mi?

Cami giderlerinin (aydınlatma dışındaki ısınma, soğutma, bakım-onarım vb.) merkezi bütçeden karşılanmaması, din görevlilerimizi cami derneklerinin eline mahkum eden temel yaradır. 633 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun, din hizmetlerini bir kamu hizmeti olarak tanımlar. Ancak pratik uygulama, bu kamu hizmetinin finansmanını yerel derneklere bırakmaktadır.

Bu durum, hukuk devletinde kabul edilemez bir “hiyerarşi sapmasına” yol açmaktadır:

  • Yetki Gaspı: Cami müştemilatının anahtarını elinde tutan veya faturayı ödeyen dernek yöneticileri, kendilerini din görevlisinin mülki amiri (müftü veya kaymakam) yerine koymaktadır.
  • Hukuki Çelişki: Bir devlet memurunun görevini ifa ederken sivil bir derneğin “lütfuna” muhtaç bırakılması, Anayasa’nın “Hukuk Devleti” ilkesiyle ve devletin saygınlığıyla bağdaşmaz.

Enflasyon Kıskacı ve “Vekil/Fahri” Mağduriyeti

Yükselen enflasyon, tüm sabit gelirlileri vurduğu gibi din görevlilerinin de alım gücünü eritmiştir. Ancak tablonun en karanlık yüzü vekil ve fahri statüsünde çalışan hocalarımızdır.

Asgari ücretin dahi altında bir bedelle, sosyal güvenceden yoksun veya eksik primle çalıştırılan bu hocalarımız, “eşit işe eşit ücret” ilkesinin açık bir ihlalidir. Anayasa’nın 55. maddesi, “Devlet, çalışanların yaptıkları işe uygun adaletli bir ücret elde etmeleri ve diğer sosyal yardımlardan yararlanmaları için gerekli tedbirleri alır” der. Mevcut tablo, bu anayasal hükmün taşrada askıya alındığının resmidir.


Müftülük Makamı: Kanunların Üstünde Bir Ada mı?

Belki de en yaralayıcı olanı, bazı il ve ilçe müftülerinin yönetim anlayışıdır. İdare hukuku, “idarenin kanuniliği” ilkesi üzerine kuruludur. Hiçbir amir, maiyetindeki memura kanun ve yönetmeliklerin dışında, şahsi kapris veya “ben yaptım oldu” mantığıyla muamele edemez.

Din görevlilerini yok sayan, kapısını onlara kapatan veya mevzuatı kendine göre yorumlayarak baskı kuran bir anlayış, sadece personelin motivasyonunu bozmakla kalmaz; aynı zamanda Türk Ceza Kanunu kapsamında “Görevi Kötüye Kullanma” ve “Mobbing” (Bezdiri) suçlarının sınırlarına girer. Müftülük makamı, tahakküm değil, rehberlik ve adalet makamı olmalıdır.

Sonuç ve Çözüm Çağrısı

Din görevlisi, cemaatin önünde namaz kıldıran bir figürden ibaret değildir; devletin taşradaki en uçtaki temsilcisidir. Bu temsil yetkisinin zedelenmemesi için:

  1. Merkezi Bütçe: Cami giderleri tamamen genel bütçeden karşılanmalı, din görevlisi “para toplayan” veya “derneğe hesap veren” konumundan kurtarılmalıdır.
  2. Kadro ve Güvence: Vekil ve fahri ayrımı kaldırılarak, tüm din görevlileri insan onuruna yakışır bir ücret ve kadro güvencesine kavuşturulmalıdır.
  3. Denetim ve Liyakat: Müftülüklerin idari işlemleri, kanunilik ve etik ilkeler çerçevesinde sıkı denetime tabi tutulmalıdır.

Unutulmamalıdır ki; mihrabı dernek odasına, minberi ekonomik kaygıya hapseden bir sistemin manevi bir ihyadan bahsetmesi mümkün değildir. Adalet, önce caminin içindeki omuz omuza saf tutanların hukukunu korumakla başlar.

Devamını Oku...
Sarı Kantaron: Gelenekten Bilime Uzanan Şifa Bitkisi 

Sarı Kantaron: Gelenekten Bilime Uzanan Şifa Bitkisi 

Editörlüğünü yaptığım “Sağlık Bilimleri Açısından Sarı Kantaron” kitabı, yaklaşık bir yıllık yoğun bir akademik emeğin ve disiplinler arası bilimsel iş birliğinin sonucunda ortaya çıkmış kapsamlı bir çalışmamızdır. Bu eserle temel amacımız; halk arasında yaygın olarak kullanılan sarı kantaron bitkisini bilimsel veriler ışığında yeniden değerlendirmek ve doğru kullanımına rehberlik etmektir. 

Anadolu’nun sarı çiçekleri arasında mütevazı bir yere sahip olan sarı kantaron, aslında yüzyıllardır insan sağlığına dokunan güçlü bir bitkidir. Halk arasında “kılıç otu” ya da “binbirdelik otu” olarak bilinen bu bitki, geçmişte daha çok deneyimle kullanılırken bugün artık bilimsel verilerle değerlendirilmektedir. 

Kitabımızda da vurguladığımız gibi, bu bitkiyi doğru anlamanın yolu onu hem geleneksel hem de modern bilim perspektifiyle ele almaktan geçmektedir. 

Depresyon ve Ruh Sağlığı Üzerine Etkileri 

Kitabımızda detaylı olarak ele aldığımız en önemli kullanım alanlarından biri, sarı kantaronun hafif ve orta şiddette depresyon üzerindeki etkisidir. Bitkinin içerdiği hiperisin ve hiperforin gibi bileşenlerin, beyinde serotonin, dopamin ve noradrenalin gibi nörotransmitterler üzerinde düzenleyici etkiler gösterdiği bilinmektedir. 

Bu nedenle sarı kantaron, özellikle duygudurum bozukluklarına bağlı gelişen huzursuzluk, kaygı ve uyku problemlerinde destekleyici bir rol oynayabilmektedir. Ancak burada altını çizdiğimiz önemli bir nokta şudur: Bu bitki bir “uyku ilacı” değildir; uykuya etkisi dolaylıdır ve duygu durumun dengelenmesi üzerinden gerçekleşir. 

Yara ve Yanık Tedavisinde Geleneksel Güç 

Anadolu’da yaz aylarında hazırlanan kırmızı kantaron yağı, aslında halk hekimliğinin en bilinen uygulamalarından biridir. Kitabımızda da belirttiğimiz üzere, bu yağın yara iyileşmesini destekleyici, antiinflamatuar ve antimikrobiyal özellikleri bilimsel çalışmalarla da desteklenmektedir. 

Özellikle yüzeysel yanıklar, küçük kesiler ve cilt lezyonlarında topikal olarak kullanımı yaygındır. Ancak burada da doğru kullanım ve hijyen koşulları büyük önem taşır. 

Sindirim Sistemi Üzerindeki Etkiler 

Sarı kantaronun mide ve bağırsak sistemi üzerindeki etkileri de dikkat çekicidir. Deneysel çalışmalarda mide mukozasını koruyucu etkiler gösterdiği belirtilmiştir. Ancak kitabımızda özellikle vurguladığımız gibi, bu durum sarı kantaronun “ülser tedavisi” olduğu anlamına gelmez. 

Destekleyici olabilir, ancak klinik tedavinin yerine geçmez. Bu ayrımın doğru yapılması, halk sağlığı açısından son derece önemlidir. 

Antiinflamatuar ve Antioksidan Etkiler 

Sarı kantaron, içerdiği fenolik bileşikler sayesinde güçlü bir antioksidan kapasiteye sahiptir. Bu özelliği ile hücresel hasarın azaltılmasına katkı sağlayabilir. Aynı zamanda inflamasyonun baskılanmasına yardımcı olabilecek etkiler de göstermektedir. 

Bu yönüyle bitki, yalnızca belirli hastalıklar için değil, genel sağlık destekleyici bir ajan olarak da değerlendirilmektedir. 

En Kritik Nokta: Güvenli Kullanım 

Kitabımızda özellikle altını çizdiğimiz en önemli konu ise güvenliktir. 

Sarı kantaron: 

  • Bazı ilaçların etkisini azaltabilir 
  • Özellikle doğum kontrol haplarıyla etkileşebilir 
  • Antidepresanlarla birlikte kullanıldığında risk oluşturabilir 

Bu nedenle “bitkisel olduğu için zararsızdır” yaklaşımı kesinlikle doğru değildir. 

Sonuç: Bilinçli Kullanım Şart 

Sarı kantaron ne mucize bir bitkidir ne de tamamen etkisizdir. Doğru kullanıldığında fayda sağlayabilir; yanlış kullanıldığında ise ciddi sorunlara yol açabilir. 

Bizler “Sağlık Bilimleri Açısından Sarı Kantaron” kitabını hazırlarken tam da bu dengeyi kurmayı amaçladık: 
Abartıdan uzak, bilimsel, güvenilir ve yol gösterici bir kaynak ortaya koymak. 

Unutulmamalıdır ki; bitkiler doğanın sunduğu güçlü araçlardır. 
Ama bu gücü doğru kullanmak, bilgiyle mümkündür. 

Devamını Oku...
Biz Bayramları Böyle Yaşardık

Biz Bayramları Böyle Yaşardık

Hani derler ya, “çocukluğuma iniyorum” diye… 
Ben de bu bayram çocukluğuma indim işte. 

Rahmetli babamla bayram alışverişine giderdik; ellerimizde fileler olurdu. Bazen de alışveriş yaptığımız yerden karton kutular alır, içine doldurduğumuz ürünleri el arabasıyla eve taşırdık. O günkü heyecanı, bu satırları yazarken yeniden yaşıyorum sanki. 

Kolonya doldurmak bile ayrı bir keyifti. Cam şişelerimizi götürür, bakkal amcamızdan limon ya da tütün kolonyası doldurturduk. Hem ucuzdu hem de çevreyi kirletmezdik. Yeni atık malzemeler çıkarmazdık. 

Aldığımız şekerlerin tadı bambaşkaydı. Bugünkü gibi çeşit çeşit şeker yoktu ama hepsi kaliteliydi. Kimyasallarla dolu ürünler yoktu. Çikolata ise her eve nasip olmazdı. Ama bizim cıncık şekerlerimiz bize yetmez miydi zaten? 

Yılda iki kez bayramlık elbise alınırdı. O iki takım, özel günler için bir yıl boyunca yeterdi. Özenle saklardık. Kıymetini bilirdik. Yıpratırsak yenisini alamayacağımızı bildiğimiz için mecburen de dikkat ederdik. 

Bayram namazına kadar yeni elbiselerimiz ya da ayakkabılarımız başucumuzda dururdu. Sanki biri alacakmış gibi… O duyguyu hâlâ tam tarif edemiyorum. 

Bayram sabahına saatler kala annemin “Hadi, namaza!” diye uyandırması hâlâ kulaklarımda. “Anne, daha bir saat var,” desem de, “Oğlum kalk, ne kadar erken giderseniz o kadar sevaptır,” derdi. Biz de hemen kalkar, abdest alır, babamızla cami yoluna düşerdik. Hem eğlenceli hem de huzur dolu anlardı. 

Arefe günü tepsi tepsi baklavalarımızı fırına götürür, sıraya girerdik. Evet, biraz zahmetliydi ama o anları bile özlüyorum. Mahallenin çocuklarıyla sohbet etmek, fırından çıkan sıcak ekmek kokusuna karışan baklava kokusunu içimize çekmek… Hepsi ayrı bir hatıra. 

Dönüş yolu daha zordu. Sıcak tepsileri başımızın üzerinde, altına karton koyarak dökmeden eve götürmeye çalışırdık. Ama o bile neşeyle yaptığımız bir işti. 

Belki şimdi bu satırları okuyanlar “Ne zahmetli günlermiş” diye düşünebilir. Bir telefonla baklavanın kapıya geldiği bir zamandayız. Ama yaşamayan bilmez… 

Bayramlaşma camide başlardı. İmamla bayramlaşır, sonra sıraya girer, tüm mahalleyle tek tek bayramlaşırdık. Bu güzel gelenek bazı camilerde hâlâ devam ediyor. 

Sonra tüm kardeşler, torunlar dedemin evinde toplanırdık. Camiden eve girer girmez annemizin elini öper, ardından dedemin bahçeli evinde soluğu alırdık. Sıraya girer, dedemizin elini öperdik. İlk bayram harçlığı ondan gelirdi. O paralar ne bereketliydi… Saklardık, sanki bir yıl yeterdi. 

Tüm büyüklerimizin ellerini öper, hayır dualarını alırdık. Asıl sosyalleşme buydu belki de. 

İlk gün yediğimiz şekerin, baklavanın, su böreğinin haddi hesabı yoktu. Şeker komasına girenler bile olurdu. Hâlâ gülüyorum… 

Ama size bir sır vereyim mi? Harçlık veren akrabaların ellerini önce öpmeye giderdik. Eminim bu gelenek çocuklarımızda hâlâ devam ediyordur. 

Televizyon merakımız yoktu. Zaten bilgisayar diye bir şey de yoktu. Oyunlarımız sokaktaydı. Çekerek Caddesi bizim oyun alanımızdı. Arabaların geçmemesi için dua ederdik. Zaten nadiren araba geçerdi. Top oynarken araba gelince herkes durur, geçince oyuna devam ederdik. Düşünsenize, taşlar bizim kalemizdi. 

Ben çok şanslı bir çocukluk yaşadım. Dolu dolu bir hayatım oldu. Kimi “yokluk”, kimi “zahmet” diyebilir… Ama ben o günleri özlüyorum. Baba ocağımı özlüyorum. İyi ki yaşadım diyorum. 

Şimdi bizlere düşen görev, o bayram duygusunu çocuklarımıza ve torunlarımıza yaşatmak. O manevi iklimi onlara hissettirmek. 

Yoksa zaman sadece bizi değil, gelenek ve göreneklerimizi de alıp götürüyor… 

Haksız mıyım? 

Devamını Oku...
ADALETİN MÜHRÜNÜ KİMLER, NİÇİN KARARTIYOR?

ADALETİN MÜHRÜNÜ KİMLER, NİÇİN KARARTIYOR?

Bir kurumun saygınlığı, o kurumun binalarıyla değil, içinde görev yapanların adalet terazisiyle ölçülür. Hele ki bu kurum, İslam dininin izzetini ve toplumun maneviyatını temsil eden Diyanet İşleri Başkanlığı ise, oradaki her imza “Hak” adına atılmalı, her tutanak “Hakikat” üzerine bina edilmelidir.

Ancak son günlerde bir il müftülüğümüzde yürütülen soruşturma süreciyle ilgili gelen bilgiler, sadece vicdanları yaralamakla kalmıyor, açık bir hukuk katliamına işaret ediyor.

“Yazmayalım, Gerek Yok” Demek, Hakikati Örtmektir!

Soruşturmayı yürüten bir İl Müftü Yardımcısı, ifadesine başvurduğu din görevlisi hocalarımızın beyanlarını alırken adeta bir “sansür memuru” gibi davranmaktadır. Şahitlerin ve şikayetçilerin beyanları karşısında; “Buna gerek yok”, “Bunu yazmayalım”, “Sizden öncekiler zaten söyledi” diyerek tutanakları eksik tuttuğu, kritik beyanları hasıraltı ettiği aşikardır.

Buradan sormak istiyoruz: Sayın Müftü Yardımcısı, siz orada bir “hakikat arayıcısı” mısınız, yoksa belirli isimleri korumak için örülmüş bir “zırh” mı?

Bir soruşturmacının görevi, şikayet edilenleri ne pahasına olursa olsun korumak veya dosyayı önceden verilmiş kararlara uydurmak değildir. Göreviniz; kim, ne söylemişse onu virgülüne dokunmadan tutanağa geçirmek ve adaletin tecellisine hizmet etmektir. Şahitlerin beyanlarını seçerek, eleyerek veya küçümseyerek tutanağa geçirmemek, Türk Ceza Kanunu kapsamında “Görevi Kötüye Kullanma” ve “Resmi Belgede Sahtecilik” suçlarının sınırlarına girmektir.

Bu Adam Kayırmaca Değil de Nedir?

Hocalarımızın samimiyetle dile getirdiği gerçekleri sümen altı etmek, açıkça adam kayırmacılıktır. Eğer bu tutumunuzun arkasında bir art niyet yoksa, neden gerçeklerin kağıda dökülmesinden korkuyorsunuz? Bir din görevlisine yakışan, “Kenar-ı Dicle’de bir kurt aşırsa bir koyunu, gelir de adl-i ilahi sorar Ömer’den” şiarıyla hareket etmektir; “Dosyayı nasıl kapatırız?” hesabıyla değil!

Deşifre Etmekten de Şikayet Etmekten de Çekinmeyeceğiz!

Buradan açıkça ilan ediyoruz: Söz konusu İl Müftü Yardımcısının kim olduğu tarafımızca bilinmektedir. Eğer bu hukuk tanımaz tavır, bu “korumacı” ve taraflı tutum devam ederse;

  1. Bu şahsın kimliğini tüm sosyal medya hesaplarımızdan ve sitemizden deşifre edeceğiz. 2. Diyanet İşleri Başkanlığı nezdinde en üst düzeyde şikayetlerimizi ileterek, müfettiş eliyle bu sürecin yeniden incelenmesini talep edeceğiz.
  2. Eksik tutulan tutanaklar ve baskı altına alınan şahit beyanlarıyla ilgili yargı yoluna başvurarak bu adaletsizliğin hesabını hukuk önünde soracağız.

Diyanet teşkilatı, kimsenin kişisel nüfuz alanı veya “arkadaş koruma platformu” değildir. Kimse kendini hukukun ve hakikatin üzerinde görmesin. Adalet mülkün temelidir; o temeli sarsmaya kalkanlar, en başta o enkazın altında kalırlar.

Süreci anbean takip ediyoruz. Ya adaletle hükmedin ya da o koltuğu hak edene bırakın!

Devamını Oku...
Oruç: Hücrelerimizi Yenileyen İlahi Sistem 

Oruç: Hücrelerimizi Yenileyen İlahi Sistem 

Ramazan ayı geldiğinde sadece sofralarımız değil, aynı zamanda ruhumuz, bedenimiz ve hatta hücrelerimiz bile büyük bir değişime hazırlanır. Asırlardır “on bir ayın sultanı” olarak anılan bu mübarek ay, aslında insanın hem manevi dünyasında hem de biyolojik sisteminde bir yenilenme yapar. Gün boyu sabırla tutulan oruç, ilk bakışta sadece bir ibadet disiplini gibi görünse de modern bilim bugün bize çok daha derin bir gerçeği fısıldıyor:  

Açlık, vücudun kendini onardığı muazzam bir hücresel temizlik sürecidir. 

Günümüz araştırmaları gösteriyor ki, belirli süreli açlık dönemleri yalnızca kilo kontrolüyle ilgili değildir. İnsan vücudu aç kaldığında, adeta yıllardır biriken yorgunluğunu silkeleyen bir sistem gibi yeniden çalışmaya başlar. Bağışıklık sistemi kök hücre düzeyinde tazelenir, hücreler içlerindeki atıkları temizler ve beden kendi kendini onaran eşsiz bir mekanizma gibi harekete geçer. Bu yüzden Ramazan, sadece ruhun değil, bedenin de bir arınma ayıdır. 

Bilim dünyası, Ramazan’ın hikmetlerinden birine yıllar sonra ulaşabildi. Japon biyolog Yoshinori Ohsumi, hücrelerin kendi kendini temizleme mekanizmasını keşfederek 2016 yılında Nobel Tıp Ödülü’nü aldı. Bu mekanizmanın adı otofaji

Otofaji, kelime anlamıyla “kendini yemek” demektir. Fakat bu aslında doğanın son derece zarif bir tamir sistemidir. Hücrelerimiz, dışarıdan besin gelmediğinde kendi içindeki hatalı proteinleri, hasarlı yapıları ve gereksiz atıkları özel keseciklere yerleştirir. Bu kesecikler daha sonra lizozom adı verilen hücresel geri dönüşüm merkezlerine taşınır ve burada parçalanarak yeniden kullanılabilecek hale getirilir. 

Bir anlamda vücudumuz kendi içinde bir temizlik kampanyası başlatır. 

İnsan bazen evini temizlediğinde nasıl ferahlık hissederse, hücrelerimiz de açlık sırasında benzer bir ferahlık yaşar. 

Bilimsel çalışmalar özellikle birkaç günlük açlık döngülerinin bağışıklık sistemi üzerinde şaşırtıcı bir etkisi olduğunu ortaya koyuyor. Vücut, enerji tasarrufu yapmak için önce yaşlanmış, hasarlı veya artık görevini yeterince yerine getiremeyen savunma hücrelerini ortadan kaldırır. 

Bu süreç adeta bilgisayarımıza “format atmak” gibidir. Eski ve yorgun hücreler temizlenirken kök hücreler devreye girer ve yepyeni savunma hücreleri üretmeye başlar. Sonuçta bağışıklık sistemi yeniden doğmuş gibi olur. 

Yani oruç sadece aç kalmak değildir. Oruç, bağışıklık sisteminin kökten uca yenilenmesidir. 

Açlık sırasında vücutta bazı biyokimyasal dengeler değişir. Araştırmalar, özellikle tümör büyümesi ve yaşlanma süreçleriyle ilişkili olan PKA enziminin seviyesinin düştüğünü göstermektedir. Bu durum vücudun savunma mekanizmalarını güçlendirir. 

Bağışıklığı zayıflamış bireylerde, yaşlanmanın getirdiği hücresel yorgunlukta ve metabolik stres altında bu süreç adeta doğal bir koruma kalkanı oluşturur. 

Elbette bizler orucumuzu sağlık için değil, her şeyden önce Allah’ın rızasını kazanmak için tutuyoruz. Ancak ne büyük bir hikmettir ki, biz O’nun emrine teslim olurken Rabbimiz de bedenimizi ihmal etmiyor. Aç kaldığımız saatlerde hücrelerimizi temizliyor, bağışıklık sistemimizi yeniliyor, bedenimize adeta yeni bir canlılık veriyor. Belki de Ramazan’ın en büyük sırrı burada saklıdır: İnsan Allah için sabreder, Allah da kulunun hem ruhuna hem bedenine şifa verir. 

Devamını Oku...
Ramazan’da Baş Ağrısı ve Böbrekler

Ramazan’da Baş Ağrısı ve Böbrekler

Ramazan ayı, sadece bedenin aç kalması değil; kalbin arınması ve vicdanın yumuşamasıdır.  Aynı zamanda sabrın derinleştiği ve merhametin çoğaldığı günlerdir de.

Ancak unutulmamalıdır ki Ramazan sadece ruhumuzu değil, bedenimizi de terbiye eder. Bu köşe yazımda daha çok bedenimizden bahsetmek istiyorum.

Maneviyatımızı güçlendirirken, uzun saatler süren susuzluğa karşı bedenimizin verdiği sinyalleri doğru okumak zorundayız. Özellikle baş ağrısı ve böbrek yükü, ihmal edilmemesi gereken iki hayati uyarıdır. İbadetlerimizi sağlıkla ve sürdürülebilir şekilde yerine getirebilmek için aşağıdaki hususlara dikkat etmemiz gerekir.

Baş Ağrısı: Açlık mı, Susuzluk mu?

Ramazan’da en sık karşılaşılan şikâyetlerin başında gelen baş ağrısı, çoğu zaman yanlış bir algıyla sadece “açlığa” bağlanır. Oysa bu ağrıların asıl faili genellikle susuzluktur yani dehidrasyon.

Uzun süreli sıvısızlık; kan hacmini azaltır, beyne giden oksijen miktarını düşürür ve elektrolit dengesini bozar. Sonuç; sadece bir baş ağrısı değil, aynı zamanda baş dönmesi, halsizlik ve konsantrasyon kaybına da yol açar.

Asıl Yük Böbreklerin Omuzlarında

Mesele sadece geçici bir baş ağrısı da değildir. Baş ağrısı, vücudun verdiği ilk alarmdır. Asıl sessiz mücadele ise böbreklerde yaşanır. Susuzlukla birlikte böbreklerin filtrasyon hızı düşer ve toksin atılımı yavaşlar. Sağlıklı bireyler bu durumu tolere edebilirken; böbrek fonksiyonu sınırda olanlar, diyabet veya tansiyon hastaları için risk katlanarak artar. Hafife alınan bir susuzluk, akut böbrek hasarına kadar uzanan ciddi bir tabloya dönüşebilir. Bu nokta da kritik bir uyarı yapalım:  Kronik rahatsızlığı olanlar, oruç kararını mutlaka hekimleriyle istişare etmeli ve ilaç saatlerini doktor kontrolünde düzenlemelidir.

Ramazan’da sağlığı korumanın anahtarı, iftar ile sahur arasındaki süreyi bilinçli yönetmektir. Bir anda litrelerce su içerek yapılan “su yüklemesi” mideyi yormaktan ve emilim verimini düşürmekten başka işe yaramaz. Doğru olan planlı su içmektir. Yani, iftar ile sahur arasında en az 2  litre sıvı tüketilmelidir. Bu içmeyi de zamana yaymalıyız. Mümkünse iftardan sonra saat başı birer bardak şeklinde içilmeliyiz. Sahura kalkmamak ise vücudu savunmasız bırakmaktır. Sahur, böbrek sağlığı için bir “güvenlik tamponu” görevi görür.

Tuz ve Protein Dengesi

Beslenmedeki denge de suyun vücutta kalma süresini belirler. Günlük tuz tüketimi 5 gramı (yaklaşık bir tatlı kaşığı) geçmemelidir. Aşırı tuzlu ve salamura gıdalar susuzluğu tetiklerken, aşırı protein tüketimi de böbreklere ek yük bindirir.

Sonuç olarak, Ramazan’da baş ağrısı basit bir ağrı değil; vücudun “su dengem bozuldu” diyen erken uyarı sistemidir. Bu uyarıyı ciddiye almalıyız. Çünkü baş ağrısı iftarda geçer, ancak böbreklerde oluşacak hasar kalıcı olabilir.

Huzurlu, sağlıklı ve bilinçli bir Ramazan dileğiyle.

Devamını Oku...
Kıymetli Din Görevlilerimiz!

Kıymetli Din Görevlilerimiz!

Son dönemde yaşadığınız idari, özlük ve çalışma koşullarına ilişkin sorunlarda çözüm adresi olarak Tekbir-Sen’i görmeniz bizleri memnun etmektedir. Bu güven, sendikal mücadelenin en kıymetli kazanımıdır. Çünkü bir sendikanın en büyük gücü; üyelerinin inancı, sahadaki karşılığı ve hak arama konusundaki kararlılığıdır.

Ancak burada üzerinde durulması gereken önemli bir çelişki bulunmaktadır.

Sorunların çözümü için Tekbir-Sen’in kapısını çalarken, üyelik noktasında başka bir sendikada kalmaya devam etmek; hem sendikal dayanışma ruhu hem de örgütlü mücadelenin doğası açısından izaha muhtaç bir durumdur. Sendikacılık yalnızca ihtiyaç anında başvurulan bir danışma mekanizması değildir. Sendikacılık, aidiyet gerektirir. Sorumluluk gerektirir. Bedel gerektirir.

Bir yapının güçlü olabilmesi için, o yapının arkasında duran iradenin net olması gerekir. Hak ararken başka bir yapının çatısı altında kalmak; temsil gücünü zayıflatır, mücadeleyi bölük pörçük hale getirir ve sahadaki etkiyi azaltır. Çünkü sendikal güç, sayı ile; sayı ise net duruş ile oluşur.

Elbette her din görevlimizin sendika seçme özgürlüğü vardır. Bu, anayasal bir haktır. Ancak çözüm adresi olarak görülen bir yapının aynı zamanda tercih edilmemesi, üzerinde düşünülmesi gereken bir tutarsızlığı ortaya koymaktadır.

Tekbir-Sen olarak bizler; kapımızı çalan hiçbir din görevlimizi geri çevirmedik, çevirmeyiz. Ancak güçlü bir mücadele, güçlü bir irade ve açık bir aidiyetle mümkündür. Sorunların kalıcı çözümü; yalnızca talep etmekle değil, o talebin arkasında örgütlü biçimde durmakla sağlanır.

Unutulmamalıdır ki sendikacılık, seyirci kalma değil taraf olma işidir. Hak aramak cesaret ister; cesaret ise net bir duruş gerektirir.

Karar siz kıymetli din görevlilerimizindir.

Devamını Oku...