Diyanet İşleri Başkanlığı, Anadolu’nun en ücra köşesinden metropollere kadar çok geniş bir coğrafyada, toplumun manevi hayatına rehberlik eden devasa bir teşkilattır. Bu teşkilatın omurgasını ise şüphesiz camilerde, Kur’an kurslarında gece gündüz demeden görev yapan fedakar din görevlilerimiz oluşturmaktadır. Ancak sahada işlerin kusursuz yürümesi, sadece din görevlilerimizin gayretine değil, taşra teşkilatındaki idari mekanizmanın adaletine de bağlıdır.
Bugün gelinen noktada, taşra teşkilatının en kritik yönetim kademelerinden biri olan ilçe müftüleri ve şube müdürlerinin görev ve sorumluluk tanımlarının net bir şekilde yapılması, artık ertelenemez bir zorunluluk haline gelmiştir.
İki Farklı Şube Müdürü Portresi
Sahanın nabzını tuttuğumuzda karşımıza maalesef iki taban tabana zıt şube müdürü profili çıkıyor:
- Mihrabın ve Minberin Destekçileri: Bir tarafta görevini bir hizmet yarışı olarak gören, din görevlisinin derdiyle dertlenen, mevzuatı zorlaştırmak için değil kolaylaştırmak için esneten, personele her konuda kol kanat geren şube müdürlerimiz var. Onlar, idareci olmanın “hakim olmak” değil, “hadim (hizmetkar) olmak” anlamına geldiğinin bilincindeler.
- Mevzuatı Silah Olarak Kullananlar: Diğer tarafta ise adeta kendisini din görevlilerine zorluk çıkarmaya, tabiri caizse “zulmetmeye” adamış bir azınlık yer alıyor. Bürokratik gücü bir ego tatmini vasıtası olarak gören, din görevlisinin moral ve motivasyonunu sıfırlayan bu anlayış, sadece personele değil, Diyanet’in kurumsal itibarına da zarar vermektedir.
Aynı unvana, aynı yetkilere sahip iki memurun yönettiği ilçelerde personelin huzuru arasında dağlar kadar fark varsa, burada kişisel inisiyatiflerin ötesinde yasal bir boşluk var demektir. İdarecinin keyfi tutumu, din görevlisinin kaderi olamaz.
Çözüm: İvedilikle Net Görev Tanımı
Bir şube müdürünün yetkisi nerede başlar, nerede biter? Müftünün koordinasyon yetkisi ile şube müdürünün idari sınırları nasıl ayrışır? Bu soruların cevabı yoruma açık bırakılmamalıdır. Diyanet İşleri Başkanlığımızın, taşradaki bu yetki karmaşasını ve keyfi uygulamaları sonlandıracak adımları ivedilikle atacağına olan inancımız tamdır.
Mevzuatta yapılacak net bir görev ve sorumluluk tanımı; hem işini hakkıyla yapan idarecilerimizi koruyacak hem de yetkisini aşarak personele mobbing uygulayanların önünü kesecektir.
Tekbir-Sen Olarak Sözümüzdür
Bizler Tekbir-Sen olarak, Diyanet çalışanlarımızın sahada yaşadığı sorunları, uğradıkları haksızlıkları ve idari baskıları gayet iyi biliyoruz. Sendikacılığı sadece koltuk icraatı olarak görmüyor; personelin huzurunun, din hizmetinin kalitesini doğrudan etkilediğine inanıyoruz.
Diyanet personelinin hakkını, hukukunu ve çalışma barışını korumak adına dün olduğu gibi bugün de sesimizi yükseltmeye, çözüm yolları üretmeye ve bu uğurda cesur adımlar atmaya kararlılıkla devam edeceğiz. Müftülükler ceza kesme merci değil, rehberlik ve koordinasyon merkezleri olmalıdır.
Unutulmamalıdır ki; mihraptaki imamın, kürsüdeki vaizin, sınıftaki Kur’an kursu öğreticisinin huzurlu olmadığı bir sistemde, topluma verimli bir din hizmeti sunulamaz. İdari reform, tam da bu huzuru tesis etmek için bugün elzemdir.






